Rijkaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rijkaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2010 Pazartesi

                                                                       Sabahın üstün teknolojisi!!

20 yıl önce, 20 yıl sonra.. Photoshop evriminden başka değişen ne oldu bu ülkede? Süleyman Rodop yahu, var mı ötesi?

Bu ülkenin devir daimine sıçayım arkadaş, başka da hiçbirşey demem!
www.tips-fb.com

1 Ekim 2010 Cuma


Birşeyi en azından çok iyi biliyoruz ki; Rijkaard da olsan, dünyanın en güzel kadını da olsan, iyi de olsan kötü de olsan, insanın babası ölüyor arkadaş. Buna bir çare yok. Başın sağolsun kıvırcık.!
www.tips-fb.com

27 Ağustos 2010 Cuma

Avrupa "Fatih"ine hazır olun minvalinde birşeyler karalamak istiyordum sezon başından beri, bir türlü toparlayamamıştım. Şimdi Pan'in "Yabancı" başlıklı yazısını okuyunca parçalar iyice yerli yerine oturdu, artık bu ihtimalin daha da güçlü olduğunu düşünüyorum. Klişelerle ifade edecek olursam, Galatasaray'da gördüğüm yönetim zaafiyeti, otorite boşluğu, takım içindeki sevgisizlik, vs. gibi herşey giderek "tam yetkilerle donatılmış(!)" bir sportif direktörün eksikliğini hissettirmeye başladı! Muhtemelen spor dünyasının bilirkişileri de bu konuya eğileceklerdir bu aralar. Şu anki ortam sanki birilerinin yolunu açacak gibi görünüyor. Ey büyük taraftar imparatorunuzun önünde eğilmeye hazır olun!


Bu konunun üzerinde daha fazla durmadan, Pan'in yazısına yorum niteliğinde devam edeyim. Mourinho ve Van Gaal'in nefretten, negatif enerjiden, sanal veya gerçek düşmanlar yaratmaktan beslenme yöntemleri Fatih Terim'inkilerle oldukça paralel. Ancak Pan'in de değindiği ve Rijkaard'ın da daha gelir gelmez "sizde herşeyden az az var, ama hiçbir şey tam değil" şeklinde ifade ettiği, Türkiye'nin ne batılı, ne doğulu olarak sınıflandıramayacağımız kendine has kültürü, FT'nin büyümesi için doğal bir habitat, adeta bir kültür ortamı. Ki zaten FT de uzaydan gelmiş falan değil, bu toprakların, bu suyun adamı, ve sanırım bu ülkenin tüm arada kalmışlıklarını genlerinde barındırdığından bir dönemin futbolcularını, yönetimini ve medyasını aynı anda başarıyla idare edebildi.


Amma ve lâkin Pan'in "yozlaşma" olarak ifade ettiği süreç FT'nin başarılı dönemi sonrasında inanılmaz bir hız kazandı. İtalya deneyimi hem kendisinin değiştiği, hem de bu süreçte daha önce kolayca yönetebildiği futbolcuların, basının palazlandığı, eski yöntemlerle idare edilemez hale geldiği bir dönem oldu.

2000 öncesi dönemde Van Gaal ve Mourinho da benzer yöntemleriyle pekala benzer başarılar yakayabilirlerdi kanımca, çünkü futbolcusundan, yöneticisine ve spor yorumcusuna kadar "hiç" olduğumuz düşüncesi o dönemde daha baskındı. Siz bir "hiç" olduğunuzu düşünürken sizden biri "kral" olursa ne olur? Herkes kral olabileceğini düşünmeye başlar, çünkü başarılı olanı çoktan kategorize etmiştir bu zihniyet: Neticesinde bir deri bir kemiktir, en azından Türk'tür ve senden benden farkı yoktur! Bu yüzden 2000 sonrasında hiçlikten krallığa büyük bir suni sıçrama yaşadı tüm beyinler, tıpkı sonradan görmelerin sahip olduklarını sindirememeleri gibi. Bu FT'nin kendisi için de geçerli olabilir.


Bu yüzden başarı keşke FT ile değil bir Van Gaal, bir Mourinho, veya x bir yabancı ile gelseymiş diye düşündüğüm çok oldu. O zaman bilgiye, teknolojiye, çalışmaya aç bir toplum olarak "hiç" olduğumuzu düşünmeye, batılıya hayran hayran bakmaya devam ederdik.

Tabi bunlar olmadı, yerine Pan'in ve Fazıl'ın tabirleriyle bir "kraliyet"/"rüya" düzeni kuruldu. Bu ortamda FT, Van Gaal Mourinho,Rijkaard, hepsi bir. Kimsenin göreli avantajını ortaya çıkaramayacağı bir "çabuk tüketim" düzeni mevcut. Böyle bir ortamda teknik direktör allame-i cihan olsa başarılı olamaz. Hal böyleyken sistemleri, transferleri, kısacası saha içini konuşmak anlamsızlaşıyor ve futbola olan sevgim de giderek başka liglere kayıyor.


Bu düzende medyanın değişeceğini ve teknik direktörler için "evrensel kıstaslarda" bir muhattaba dönüşeceğini düşünmüyorum, çünkü bu düzenden en çok beslenen onlar. Bizi buradan sıyıracak olan şey öncelikle her türlü sportif ürünün (kanallar, gazeteler, lisanslı ürünler, maç biletleri, vs.) alıcısı olan sporseverler. Talebin arz kalitesini belirleyebildiği bir ortamda idarecilik anlayışı da değişir, yazar/yorumcu bozuntuları da.


Velhasıl, Rijkaard giderek daha da yabancılaşıyor, ama bize değil kendine. Bize yabancıydı zaten, bir yıl sonunda şu aralar değişmekte olduğunu gördüğüm şeyse bu adamın saha kenarı ve basın toplantılarındaki tepkileri. Artık daha fevri, yönetimle olan uyuşmazlıklarını ifade etmekte daha açık, mutsuzluk ifadeleri daha net. Bu takımda savaş çoktan başlamış, fazla da uzun sürmez. Getirirken devrim diyenlerin bu konuda ne kadar kararlı olduklarının sınanacağı bir dönemde bile değiliz, kendinizi kandırmayın. Olan şu, Rijkaard ve ekibi göz göre göre gönderiliyor, hem de sadece kendilerine huzurlu(!) ve zengin(!) bir çalışma ortamı sunan yönetim tarafından değil! Bana kalırsa öğrencileri de imparatorun huzuruna çıkmayı bekliyor.


İki "yabancı", Skibbe ve Rijkaard... "Hocamızı çok seviyoruz" derlerken hal böyleyse, hafazanallah nefret falan etmesinler!

www.tips-fb.com

26 Ağustos 2010 Perşembe


2. Sezonun ortası bile gelmeden Rijkaard-Neeskens ikilisini bitirdik, helvalarını da yedik. Konunun odak noktasını "otorite ve dirayet" olarak ele alırsak,  ortak kanı bu iki adamın ciddi bir adaptasyon sorunu çektikleri, dolayısıyla da bir takım koşulları oluşturamadıkları..Kısmen doğru da. Peki gerçekten konu bu kadar basit mi? Sorun Türkiye'nin yeni ve başka bir kültür olması  ve bu ikililinin uyum sorunu mu, yoksa benim üzerinde durduğum gibi "bambaşka" bir kültür olması mı?

Olayı genellemeden şöyle desek mesela; "Rijkaard yerinde Mourinho olsa n'apardı?"   İngiltere-İtalya arası yolcuğunda, iki farklı ülkede bambaşka şartları oluşturmuş ve muktedir olmuş olması, Mourinho'yu bu açıdan çok özel ve saygı duyulası bir konuma sokuyor haliyle. Gerçekten de hem sosyal anlamda, hem futbol anlamında, hem de medya bazında çok farklı bir kültüre geçip başarıyı yakaladı, ki aynı şeyi İspanya'da gerçekleştirmesi de kuvvetle muhtemel.  Mourinho'nun İtalya'da yaşadığı şiddetli medya baskısını düşünürsek, bu durum başarısını daha da değerli kılıyor. Bu açıdan İtalya da gayet güzel bir örnektir, kıyas yapmamız için.

Peki İtalya ve Türkiye arasındaki tüm bu benzerliklerin yanında, fark nedir? Ve neden Mourinho aynı koşulları Türkiye'de oluşturamaz? Bunun cevabı çok da basit değil aslında, çünkü teoride adı konmamış ayrıntılar gizli. Mourinho'nun bana göre en büyük başarısı, takımı üzerine dışardan gelen tüm nefreti ve negatif enerjiyi emmek ve kendi takımını, oyuncularını, yarattığı özel alanda koruma altına alabilmesi.  Dolayısıyla tüm bu baskı ve negatif durumu sahaya pozitif olarak yansıtabiliyor. Bugün Mourinho'yu ne kadar seven varsa, bir o kadar da nefret eden vardır futbolseverler arasında kuşkusuz. Ama bir gerçek hiç değişmez, çalıştırdığı  futbolcular o'na koşulsuz bir saygı duyarlar ve sahiplenirler. Çünkü Mourinho, karizmasını  enternasyonel normlarda kullanabilen bir adamdır, evrensel bir dili vardır, ayrıntı da burda gizli. Bu bağlamda, ne İtalya macerası, ne İngiltere serüveni, ne de İspanya, Mourinho'yu yerelleştirmez aslında. Bu ülkelerin tümünün farklı kültürlerinin yanında, aynı zamanda başarıya giden uluslararası bir "kodu" da mevcuttur ve Mourinho'nun olayı bu kodları çözme konusundaki ustalığı zaten. "Rijkaard İtalya'da bunu yapamaz ve böylesine bir form geçişi sağlayamazdı" fikrine katılabilirim. Son derece mantıklı bir önermedir bu.Ve lakin...

Başa dönersek, işte sorun tam da burda başlıyor. Türkiye'de hali hazırda dışarıya açılan böyle bir kod mevcut değil. Siz ismi cismi kim olursa olsun bir teknik direktör getiriyorsunuz; ve o her koşulda, her şartta bir "yabancı" olarak kalıyor. Hal böyle olunca, profesyonel anlamda işler iyi de gitse, hatta oyuncu-hoca arası bir takım "günlük" bağlar da kurulsa, aslında bu "yabancı" hep dışarda kalıyor, birşeylerin çok dışında. Gündelik hayatın, absürdlüğün, daha da önemlisi medyanın. İşler kötüye gittiğinde de haliyle bu yabancılık, kriz yönetmeye yönelik bir sonuç yaratamıyor, zira ortadaki krizi sağlıklı bir şekilde tespit edebilme ortamı hazırlanmamış.

Örneğin Mourinho, İtalya'da üst düzey bir yayın yönetmeni ile yaşadığı krizi bu bağlamda olumlu yöne bile çevirmekte sıkıntı çekmiyor. Türkiye'de bu bağı 'negatif' anlamda bile kurmasına imkan yok, çünkü ortada varolan, bahsettiğimiz o 'evrensel' diyalog mevcut değil. Burda, bloglarda, defalarca insani açıdan değinilmiş bir konu vardır. Del Bosque'ye "kasap", Lucescu'ya "çeribaşı" , Rijkaard'a "Surinamlı zenci" gibi yakıştırmaları biz hep "insani" yönden ele aldık. Ve fakat olayı daha profesyonel zemine taşıdığımızda; bir yorumcu böyle bir söylemde bulunduğunda, lafı söylediği kişi ve yorumcu arasında aslında hiçbir çatışma noktası da yok. Yani bahsettiğimiz karşılıklı "negatif"  etkileşim de söz konusu değil. Hatta öyle ki, Del Bosque kendisine söylenen bu laftan hala bihaber bile olabilir. Dolayısıyla, Ahmet Çakar Gerets için "adam değil" tespitinde bulunduğunda, bunun ahlaki yönden kusurunu konuşmaktan ziyade, olayın ciddi hukuki boyutunu konuşmak kimsenin aklından bile geçmiyor bu yerel fanus içinde. Ota boka bildiri yayınlayan kulüplerin, bugüne kadar bu konuda hiçbir hukuki girişim başlatmamış olması düşündürücü değil midir?

Hal böyle olunca,  bu kısırlık futbolcu-hoca arasındaki diyaloğa da ister istemez yansıyor.. Oyuncu, bir gece önce kendisine destursuz sallanan ve bundan bihaber olan hocasına daha da yabancılaşıyor. Çünkü eninde sonunda Sultanahmet'te fotoğraf çeken turistten farkı kalmıyor o adamın.. Dil bilmiyorlar, iş ahlakı konusunda zaten köşeleri gayet 'yuvarlak' bir düzen içinde çalışıyorlar. Bunun üstüne bir de ülke şartlarının absürd pompaları devreye girince, saygı ve güven konusunda bir adım atmak imkansız hale geliyor. Bu açıdan Türkiye futbol dünyasına baktığımızda 'evrensel' olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ve lakin esas problem, "yerel" dahi olmayışıdır. Yerel tanımı bu aşamada İran için çok geçerli olabilir. Oysa Türkiye için söyleyebileceğimiz en iyi şey derin bir "yozluk" olabilir sadece. Futbolcu en iyi arabalara biner, en iyi standartlarda, en yüksek imtiyazlarla yaşar;  lakin bu resimle sahaya koyduğu değer arasında ciddi bir tezatlık vardır.. Bu kadar futbola meraklı , nüfuslu ve futbolcusu olan bir ülkede, bu kadar az oyuncunun avrupa liglerinde oynaması, oynayanların da pek azının başarı sağlamış olmasının sebebi budur.

Tüm bu şartlarda, yabancı bir hocanın bu ülkedeki başarısı, kendi erkliğini kabul ettirme yetisine değil, varolanı kabullenmesine ve burdan ekmek çıkarabilmesine bağlı. Lucescu'nun bu ülkede yaşadığı başarılar, bu kabullenmenin getirdiği başarılardır. Zira Lucescu, ne varolan bu yozluğu kendi değiştirmeye çalıştı, ne de bunun değişmesi için taleplerde bulundu. Onun yaptığı, araziye uymaktı ve bunu da gayet iyi başardı. 100 senedir gelip giden tonla teknik direktör arasında,  Lucescu bu ülkenin "Sacchi" si olduysa ve hala o'nun ismi anılıyorsa, bunun sebebini anlamak da zor değil. Lucescu "turist" olduğunu hep biliyordu, planlarını da buna göre yaptı çünkü..

Rijkaard'ın hem Mourinho'dan, hem de Lucescu'dan ayrı bir yerde değerlendirilmesi gerektiğini, hatalarını, acemiliklerini ve "temelde" Cruyff-Sacchi orjinli futbol anlayışının farklı kültürlerde ne kadar  sıkıntı çektiği konusundaki kritiklere katılmak gerek. Bu doğru. Ve lakin Türkiye içinde yaşanan problemler bunun çok ötesinde ve ciddidir. Önce bunu çözmemiz gerektiğini düşünüyorum.
www.tips-fb.com
 

Copyright 2010 Kalender Libero.

Theme by WordpressCenter.com.
Blogger Template by Beta Templates.