galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2011 Salı


Henüz resmi olarak kayıtlara geçmeden, Fatih Terim'in adı yepyeni bir tartışma ve ayrışma gündemini de beraberinde getirdi. Benim bu tartışmada hangi tarafta olduğum kısmına gelmeden evvel, öncelikle bu ayrışımın sebeplerini deşmekte fayda var.

Galatasaray'ın 10 yıl içinde kademeli olarak çöküşünü izledik. Ve bu çöküşlerde sıklıkla sarhoş olup eski sevgililerine histerik dönüşler,manevralar sergiledi bu kulüp. Herseferinde de daha sert sonlarla, daha gerilimli ayrılıklarla bitip başa dönüldü. Tüm bunların, artı bu dönem içine sıkışan Rijkaard gibi büyük bir adımın üzerine yeterince yazıp çizdik.. Tekrar tekrar deşmek hem bana,hem de okuyuca eziyet olur. Lakin bugün, vardığımız noktada tazeliğini koruyan bir Terim gerçeği var. Bu gerçeği sorgularken de, evvela kendimizden; sadece galatasaray değil, tüm ülke gerçeğinden başlamak, bana göre en hayırlısı. Çünkü vizyon, tüm ülkenin; medyadan, sokaktan ve tribünden direkt entegre olduğu bir konu için, tek başına bir şirketin, kulübün altından kalkabileceği birşey değil.

Terim'i getirmenin "vizyonsuzluk" olduğunu düşünen bir kitle var, ki buna katılıyorum. Galatasaray'ın önünde seçebileceği tonla hoca vardı. Yeni bir başlangıç, yeni bir soluk kazanma adına ..Üstelik Terim'le bu 10 yıl içinde bir kere denenmiş, bir hayıra vesile de olmadığı gibi; kulübün düşme hızında payı olmuş. Fakat esas soru şu ki; Eğer Van Gaal gelmiş olsaydı, bu bir vizyonun, hedefin varlığını mı kanıtlayacaktı bizlere? İşte tam bu noktada,büyük ölçüde hemfikir olduğum insanlardan ayrılıyorum ben. Benim cevabım "Hayır" çünkü.

Bu ülkede futbol adına vizyon ve hedef diye bahsettiğimiz kavramlar, olaylar bir sonuca bağlandıktan,yani olup bittikten sonra belirlenir. Bunun öncesinde alınan tüm kararlar farazi kararlardır. Evet, Adnan Polat galatasaray adına çok talihsiz bir başkan olabilir; fakat "Rijkaard'ı getirip Barcelona gibi olmak istedik" ya da "Bizi 4-3-3 yaktı" gibi tabirler; aslında bu ülkenin futbol kültürünün ortalamasından soyut laflar değil. Ve malesef ki, hedefiniz ne olursa olsun, ülkedeki bu zihniyetin size izin verdiği kadar yol alma şansınız var.

Jol mü geldi? 2 senelik bir plan mı hazırladınız? Eğer ilk sene işler skor performansı açısından olumlu gitmezse, bu ülkenin zihniyeti ensenize alien gibi yapışır. Buna karşı bir duruş, bir irade gösterseniz bile; takımınızı ve sizi o kadar yıpratır ki,  siz o hedefi elinizden bırakana kadar kambur dolaşırsınız. Sonra bir silkinme, yeni hoca, yeni hedefler, ve alien bir süreliğine sizi terk eder.  Bu kısıtlı süre, yöneticinin bol oksijen içinde alabileceği kararlara olanak tanır ve her defasında hedeflerin vadesi daha da küçülür, küçülür, sizi de peşinden sürükler.. Ta ki bir tesadüfe kadar.

Fatih Terim gelene kadar,  (ki hala resmi değil) gelmesini istemeyen taraftaydım. Şu anda da geldiği için mutlu mesut bir insan değilim. Üstelik Fatih Terim'in futbol dışı yönleri de zaten bu kamplaşmayı iyice perçinliyor. Tonla yanlışı, eksiği, gereksiz fazlalıkları olan bir adam Terim. Fakat şunun da farkına varıyoruz ki, bu ülkede bir Cruyff'un varolmasına zaten ihtimal yok. Bu zemin üzerinde, Cruyff gibi, Rijkaard gibi hocaların başarı adresi de, Terim'in, Aykut'un ya da Daum'un geçtiği yoldan geçiyor: "Kazanmak". Öyle veya böyle kazanmak. Kazanırken bir ritm yakalamak, bu ritmin üzerine alışkanlıklar eklemek ve o bozuk zemin üzerinde "elle tutulur bir takım" yaratmak. Sonuncu olabileceği bir grupta son 5 dakikada maç kazanmak, uefaya kalmak, ve kupayı eve getirmek..  Öyleyse, ülkenin her kulübünün,gelen her hocadan Terim yaratmaya çalışmasıyla, Terim'i getirmek arasında ne fark var ki?
www.tips-fb.com

3 Şubat 2011 Perşembe


Eldeki kadro, hep bahsettiğimiz "kimya" adına sıkıntılı. Bazen teker teker kalbur üstü oyunculara da sahip olsanız; bu oyuncuların birlikte uyum içinde oynama şansı yoktur, uyuşmuyorlardır. Kaldı ki, tek tek baktığımızda dahi bu bizi nereye götürür, götürse bile bu adamların kaçı sağlamdır, tüm bunlar galatasaray için sıkıntı. Artık Mustafa-Ayhan-Barış açılımları yapmak istemiyorum bu satırlarda, bu bizi bir yere de götürmüyor zira. Öyle veya böyle var bu adamlar.

 Galatasaray'ın omurgasını bu şartlarda sağlamlaştıran çok önemli pamuk iplikleri var: Neill-Cana-Baros üçlüsünden en az ikisi sahada olduğunda işler galatasaray adına daha da kolaylaşıyor, hedef belirlemek de mümkün hale geliyor. Bu üç adamın önemli ve kritik ortak özellikleri var. En önemli ortak özellikleri ise futbol adına, hele de bugün çok ölümcül birşey: Hamle..

  Hamle, reaksiyon, ya da etkiye tepki; adını her ne koyarsanız koyun; size sadece saniyeleri kazandıran bu detay, o saniyelerle beraber maç kazanmanınıza da yardımcı oluyor. Şöyle ki; "Neill ile Servet'in, Cana ile Ayhan'ın ya da Sarp'ın, ya da Baros ile Kazım'ın ne farkı var yahu?"
Sorusuna verilebilecek onlarca cevaptan belki de en elle tutulur, somut olanı da bu hamle meselesidir.

Baros müthiş bir son vuruş ustası mıdır? Hayır. Fakat tüm diğer zihinsel özelliklerinin yanında, ona bir saniye erken vuruş yaptıracak bir hamle yeteneği vardır. Bundan da ötesi, bu yetenek ona "ikinci hamle" şansını getirir.. Örneğin topa vurur, yere düşer. top kaleciden seker, Baros yerdeyken ayağını ikinci kere uzatır.. vs vs.  Sahaya boyuna bir hayali hat çekip kilit oyuncuları buna göre nitelediğinizde bahsetmeye çalıştığım şey kafanızda daha net şekillenecektir. Hemen karşı örneğini verelim;  Cana rakip oyuncuya kayarak müdahele yapar, adam topu kurtarır, Cana kalkıp ikinci hamleyi de yapar; ve o bir saniyelik hareket, farkında olmadan maçın bütün akışını değiştirir. Neill ile Cana'yı değerlendirirken bakmamız gereken en önemli ayrıntı, top rakipteyken aldıkları pozisyonlardan ziyade, başlamadan kestikleri sayısız ataktır. Savunmada ya da savunmanın önünde de oynasalar; örneğin bu akşamki maçta elinize kağıt kalem alıp ,"kaç serseri topu rakipten önce araya girip kestiklerini"  saymakta fayda var. İlk hamleyi mutlaka rakibin o bölgedeki pivotuna yaparlar.

  Galatasaraydaki temel sorunlardan biri, futbolun herşeyden önce bir spor olduğunu, ve bir sporun da öncül olarak atletlerle yapılması gerektiğini unutmuş olması. Aydın'ın ya da Emre Çolak'ın, belki de yarı yeteneklerindeki Sabri kadar ofansif katkı yapamıyor olmasındaki tek sebep, Sabri'nin çalışkanlığı değil; sadece bu çalışkanlıktan mütevellit olmayan ve sabri'nin doğuştan gelen doğal atletliğidir. Sabri de çok koşar, S. Kurtuluş da çok koşar. Ama Sabri çok iyi zıplar, çok daha esnektir, çabuktur, hamle gücüne sahiptir, balansı yüksektir. Bu güç onda patlama etkisi yaratır ve sabaha kadar dalga geçseniz de onu maç içinde sorumlu olduğu boydan boya çizgide defalarca aynı korunan enerji ve tempoyla öne taşır. Hep söylüyoruz; mesele çok koşmak değildir. Eğer siz 60. dakikadan sonra beyniniz ve ayağınız arasındaki bağlantıyı kopartacak bir efor sarfediyorsanız,gücünüz bu kadarsa, isterseniz 180 dakika aralıksız koşun, yine de saha içinde bir halta yaramaz bu. Atletlik, bu koşuyu yaparken konsantrasyonunuzu maksimum seviyede tutmak için önemlidir. "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" lafı haybeye edilmiş bir laf değil.

Atlet olma meselesine en güzel karşılaştırmalardan biri de Hasan-Arda ikilisidir. Bize Arda'yı sevdiren en büyük özelliği, hep doğru tercihler yapmasıydı. Bugün bunu birşekilde yapamıyor olması, bize Hasan Şaş'ın kötü dönemlerini bile özletiyor. Çünkü Hasan yanlış tercihler de yapsa, berbat da oynasa, temposu ve fizik gücü onu hep oyunun içinde tutuyordu. Fakat Arda'nın böyle bir şansı yok.

İş bu halde; en başta belirttiğimiz kimya zaten mevcut değil. Eldeki oyuncularla sahaya dengeli yayılan ve gücünü ekonomik kullanmaya meylettireceğiniz bir takım yaratmak mümkün değil. Elinizdeki tek silah, temposunu yüksek seviyede tutacak oyuncularınızla rakibinizin saniyelerini çalıp topu öne itebilmek. Şu takımla galatasaraydan samba rüzgarları estirmesini beklemek hayalden başka birşey değil. Neill stopere geçecek. Cana öne, orta sahaya  gelecek. Bu iki oyuncu sayesinde tandem mümkün olduğu kadar öne itilecek.. Anlık patlamalarla, Culio ve Yekta'nın yeteneğine ve insafına bağlı çabuk oluşturulan hücum varyasyonlarıyla da ani goller bulunacak.

Hagi'nin elinde  topu eveleyip gevelemesine ve yayılmasına kolaylık sağlayacak bir Hakan Şükür de yok artık. (Tabi bunun için alınan Stancu şu an kapalı bir kutu) Galatasarayın adam akıllı set hücumları yapabilmesi için zamana ve pek çok başka şeye ihtiyacı var.

Şu an ihtiyacı "olmayan" şey ne diye soruluyorsa, Emre Çolak derim. Zaman kaybından başka birşey değil çünkü, halı saha yaparsak çağırırım. O da başka bi yazıya olsun..
www.tips-fb.com

16 Ocak 2011 Pazar

 Çok da fazla düşünecek birşey yoktu aslında. Hep kazanmak istedin. Ama orada, hemen, derhal, daima ve sadece kazanmak. Bugün seni bu noktaya taşıyan şey, aslında o yıllardan kalma şımarıklığının, doyumsuzluğunun getirisidir. Sen; taraftar olarak, ülke spor anlayışının yarattığı hezeyanın suretlerinden biriydin sadece. Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Galatasaray. Galatasaraylılık duruşunu geçtim, o mazinin türküsünü Müzeyyen okusun. Ama insan olarak kendine ve etrafına nasıl bir tesirin oldu, bunu hiç düşündün mü?

Dakikalarca ailesine, ecdadına söverken; başına nelerin gelebileceğini bir nebze olsun tasavvur ettin mi? Elbette pişman oldun sonra sonra, vicdanınla hesaplaştın o cenazede. Fakat vicdanın taşıyacağı yük de sınırlı, böyle hızlı zamanlarda. Velhasıl, Canaydın güzel insandı ama, iş bilmiyordu. "İşbilenler" geldi o koltuğa. Senin lugatın bunlar, benim değil..

Diyorum ya, çok da düşünecek birşey yok. Olayın özünü anlayabilen, bir avucu geçmez aslında. O işbilen, senin kriterlerine göre "başarılı" olsaydı, bugün kendinle imtihanını nasıl verecektin, ben onu çok merak ediyorum. Aklına gelecek miydi?

Şunu çok iyi bilmek lazım.. Galatasaray bu boka batalı çok oldu. Dün kürsüye çıkan laz bir müteahhit, o bokun 'temsili' bir resmidir sadece, bundan fazlası değil.
www.tips-fb.com

12 Ocak 2011 Çarşamba


 Önce maçı konuşalım.  Dozerler Ali Sami Yen stadını arz-ı endam etmeden, sahada "futbolcu" suretine bürünmüş dozerler her zamanki güzellikleriyle kabasını aldı çimlerin.  Bazı oyunculara hiç ama hiç kızmıyorum. Ellerinden geleni yapıyorlar, fakat yapabildikleri bu kadar.. Bazıları ise iyi de oynasalar, kötü de oynasalar, parendeyle gol de atsalar benim kalbimde "galatasaraylı" olarak anılmaları çok zor bu saatten sonra. Ki bunların arasında Kazım yok şu anda, o da biline..

Dün sahada özel bir adam vardı. O adam maçın sonunda bana epey şey düşündürdü. En çok da, Hagi'nin galatasaraya attığı en büyük kazığı.

Galatasaray geleneğinde asla 10 numara mevkiine yer olmadı. Sahada afilli duran, hafif ekabir hareketlerle "inceci" tabir ettiğimiz oyuncular, aslında bu takımın geleneğinde yok. Galatasarayın orta sahada ofansif katkı yapan oyuncuları hep Okan, Emre, Tugay, Hamza hatta Ümit Davala stilindeki oyuncular oldu. Yani deli gibi koşacak,agresif olacak, top da sürebilecek, yetenekli olacak. Başka bir deyişle,  kaotik oyuna adapte olabilen, çok da dengeli sayılmayacak oyuncular bunlar. Oyun saçma sapan bir seyre sürüklense, o saçmasapanlığa reaksiyon gösterecek türden oyuncular.

Ki aralarında en yeteneklisi ve en inanılmaz vizyona sahip Tugay bile, sırf bu tempoya ayak uyduramadığı için zorluk çekti. Dünya bir yana tabi.. oraya geleceğiz..

Hagi bir aldatmacadır, Prekazi de öyle. Çünkü onlar Hagi ve Prekazi'dir. Dünyada hiçbir muadilleri olmayan; kıyısına köşesine hiçbir futbolcuyu yaklaştırıp benzetemeyeceğiniz oyunculardır. Bu yüzden galatasaray 10 senedir ne Felipe'den, ne Lincoln'den, ne de Misimovic'ten verim alamadı. Bu üç oyuncu da çok iyi futbolcular olmasına karşın, aslında Galatasaray futbolcusu değillerdi. Yani Galatasaray 2001-2002 sezonuna girerken, aslında kadrosundaki eksiklik bir 10 numara değildi, Hagi'ydi..  Bunu idrak edemediği, edemediğimiz için de tonla hatalı transfer yapıldı.  Takım kendi özünden koparken, her sene kurtarıcının iyi bir 10 numara olduğu düşünüldü. Bu da Giga'nın, istemeden bize attığı en büyük kazıktır..

Fakat işte dün gece. Galatasaray'da uzun zamandır olmayan enteresanlıkta bir oyuncu vardı. Gayet komik bir transfer bedeline alınan bu oyuncu, belki de farkında olmadan bizi o geleneğe döndürecek Culio.  Çok ekstra bir ayağı mı var? Yok. Tek hareketle maçın kaderini değiştirebilecek bir adam mı? O da değil. Fakat bu adam her şekilde takımının hattını  öne taşıyor, kenarlarına yardım ediyor, kaos içinde reaksiyon gösteriyor. Gerektiğinde topu sürüyor. Şut atıyor.

Galatasaray başarıya giderken, en ekstra adamlarından biri Okan'dı belki. Biz hiçbir zaman tam tanımlayamadık, Okan kanat oyuncusu mudur, iç oyuncusu mudur,defansif orta saha mıdır, forvet arkası mıdır.. Çizgiyi ve sahanın enine doğru olan her alanı parselleyen, önemini yokluğunda farkettiren oyunculardan biri Okan Buruk. Attığı kazığı unutmam, ama futbolculuğunu da tartışmam. İşte Culio;  yeni Okan Buruk'tur demek elbette haksızlık olur. Fakat en azından bu misyona talip, bu derde deva olacak bir adam görüntüsünü, iki 90 dakikayla verdi bize. Galatasaray'ın geleneğinde Alex'lere bunun için yer yoktur, Culio'lara vardır. Böyle de enteresan bir hatırlatmaydı bu iki maç.. Belki deva Culio olmayacak, ama en azından derdin ne olduğuna eminiz artık.

****

Tabi, bir de asıl mesele var. Gözyaşı dolu bir gece, üstüne çok konuşulacak, unutulmayacak kareler var. Tugay'ın, Giga'nın gözyaşları,  Muhammed'i mercan rengi formayla Giga'yı marke ederken izlemek. Tarık, Seydiç, elbette Cevad.. Çocukluk günlerini, gündüz maçlarını anımsamak.

Dün bir burukluğu yaşarken, anılarımı tazelerken çok düşündüm. Sevdiklerimin yanında, kızgın olduklarımı da düşündüm o sahadaki eskilerden. Ne olursa olsun, hepsine minnet borcumuz var. Örneğin bir Hakan Şükür; kendisini en ağır eleştirenlerden biri benimdir. Fakat farkettim ki, bunun en büyük sebebi de, geçmişte, çocukluğumda, ergenliğimde, o'na duyduğum büyük sevgiden mütevellit bir öfke.  Ki duygularımı aylar önce yazmıştım uzun uzun burda.. Hakan Şükür'e neden kızgın olduğum gayet nettir.


Tüm başarısızlıklarda aynı şey çörekleniyor bu takımın üstüne, yakın tarihe bakarsak. 80 lerin sonundaki jenerasyon, 2000 jenerasyonu, ve şimdiki jenerasyon arasında bitmeyen bir çekişme var. bir de üstüne Metin Oktay ekleniyor, ve hepsinin ortalamasını aldığınızda tutarlı birşey elde edemiyorsunuz. Kimi yerlilerin başarısı diyor, kimisi önemli yabancıları öne çıkartıyor, kimisi imparator Terim diyor, kimi de Terim hiçbirşeyden anlamıyor diyor. Tuhaf bir camia galatasaray. Ve en kötüsü de, birbirine taraftarlığı öğretmeye çalışan bir camia.

Ben bugün biliyorum ki; benim gibi çocuk yaştan beri sami yen tozu yutmuş şanslı istanbul'lular da, belki hayatında hiç maça gitme şansı olmamış bir insan da, "ben galatasaraylıyım" dediği kadar galatasaraylıdır. Blogçuymuş, tribün çocuğuymuş; "Kral Hakan Şükür" diye inlermiş, Kewell'ın gülüşüne kurban olurmuş.. Bu hissiyatları kategorize etmek o kadar anlamsız ve içi boş ki aslında. Hele ki böyle günlerde, daha iyi anlaşılıyor bu. Uğurlar ola Sami Yen.
www.tips-fb.com

11 Ocak 2011 Salı


Herşey için, herşey için.. Yaşattığın tüm güzellikler, sevinçler, kederler; bir hayatı bırakıp başka bir hayata geçerken hep yanımızda sen olduğun, büyüklüğünü bizden esirgemediğin için.

Sorun sende değil, bizde. Kafamız çok karışık.Senden ayrılmak da istemiyoruz, ama başka yerlerde koşmak oynamak da istiyoruz.. Hayat çok değişti, gelişti, biliyosun. Sen bizim için çok önemlisin; ama hani biliyosun.. Sığışamıyoruz, rahat giremiyoruz.. Bi dişi getirsek tuvalete sokmak dert,  çıkmak dert.90 dakikalık maç izlemek için haftasonumuzun dörtte birini harcamamız gerekiyor..Diyorum ya hayat değişti, zamanımız çok kıymetli artık. Bir de kriterler var, üstümüzde baskı var. Yoksa sen harikasın. Biz hep seninle olmak istedik, çok çabaladık, ama olmuyo işte. Hem sen de ne zamandır mutlu değilsin biliyorum.

Diyorum ya, sorun sende değil bizde. Kafamızı biraz toparlamamız lazım. Öhm.. İyisin değil mi?

- .........

 İşte sen böylesin, cevap bile veremiyorsun, 'gitme' diyemiyorsun. Gecenin bi arası arayıp sızlanamıyorsun; kabullenmeyip çirkinleşemiyorsun bile. Biz olmasak sıkıcısın. Zaten bu hallerin bizi zorladı. Şimdi biz kötü oluyoruz değil mi?

- .......

Tamam özür dilerim , kusura bakma. Elveda.  Sorun sende değil bizde, sen aslında harika... mır mır mır mır mır mır mır .. (karanlığın içinde kaybolur gider)








































- Hadi kalın sağlıcakla.. ver müziği baba, ver dozeri !



www.tips-fb.com

5 Ocak 2011 Çarşamba

Kazım transferiyle taraftarının kafasında soru işaretleri bırakan kulübümüz, tt arena'da işçi olarak çalışan ve dün objektiflere bu atkıyla yansıyan vatandaşın işine son verip durumu dengelemiş. Daha stadın açılışı yapılmadan elinde fener atkısıyla alnımıza bu kara lekeyi süren arkadaş, çoluğunun çocuğunun rızkından olsun da hele, şanımız yürüsün kulüpçe..

Güvenlikçisinden yönetim kuruluna kadar aynı embesil zihniyet nasıl bu kulübe yayılabildi, anlamak mümkün değil arkadaş. Allah topunuzun belasını versin,  ne diyeyim.
www.tips-fb.com

30 Aralık 2010 Perşembe


Alıntıdır..  İmza olarak "Galatasaraylılar" yeraldığı için, aynı şekilde aktarıyorum.

Galatasaray'dan spor kamuoyuna çağrı

26 Aralık 2010 tarihinde Florya Metin Oktay tesislerinde oynanan U17 Galatasaray-Fenerbahçe maçının devre arasında yaşanan nahoş olaylar kamuoyunu üzmüş ve korkutmuştur. Profesyonel sporun eşiğinde bulunan çocuk yaştaki gençlerin her ne sebeple olursa olsun şiddete maruz kalmalarının mazur görülecek hiç bir yanı yoktur. 

Kınama, üzüntüleri dile getirme, ihmalden dolayı özür dileme ile sınırlı tepkilerin ve ilgili federasyonlar tarafından kulüplere yönelik verilen muhtelif cezaların bugüne kadar şiddetle mücadeleye dişe dokunur bir katkısı olmadığı aşikardır. Bu boşluğu doldurma iddiasıyla hazırlanan Sporda Şiddetle Mücadele Yasa Tasarısı'nın ana amacı da şiddeti tetikleyen, körükleyen, şiddet olaylarının önüne geçilemez düzeyde kitleselleşmesine yol açan bütün unsurların bilaistisna tespiti, cezalandırılması ve spor müsabakalarının dışına atılmasıdır. 

Dehşet ve ibretle izlemekteyiz ki, 26 Aralık 2010 tarihinden bugüne kadar Galatasaray - Fenerbahçe U17 maçında çıkan olaylarla ilgili süreç, gerek medya gerekse her iki kulübün yöneticileri tarafından, öngörülebilecek en vahim şekilde ele alınmaktadır. 

Yazılı ve görsel medyaya yansıyan ve kamuoyuna sunulan bilgi ve yorumlar, olayı aydınlatma ve benzer olayların tekerrürüne mani olma isteğinden çok, insanların özel hayatlarını ve bilgilerini deşifre etmeye varan bir dezenformasyon bombardımanı şeklinde sürdürülmektedir. Öncelikle bütün bu süreçte yayınlanan görüntüler eksiktir. Kamuoyuna sunulan bilgiler, olayların tamamının sağlıklı ve rasyonel algılanmasını sağlamaktan uzaktır. Bu şekliyle de kolayca saha içinde kalması sağlanabilecek bir tartışmanın, seyircilerin müdahil olduğu bir şiddet eylemine dönüşmesine nelerin yol açtığı gündem dışı bırakılmaktadır. 

Üstüne üstlük bu eksik ve yanıltıcı teşhis, giderek, insanların özel hayatını görsel ve sesli ifşa eden gerçek ve tüzel kişiler hakkında çeşitli hapis ve para cezası öngörmekte olan TCK'nun 134. maddesi hilafına açıkça suç unsuru içeren bir linç kampanyasına dönüşmüştür. 

Pazar gününden beri FBTV'den aldığı görüntülerle eksik ve yanlı haber yapan NTV ve NTVSpor kanalı ile, saat başı olayla ilgili gözaltına alınan kişilerin isimlerini ve ne iş yaptıklarını ifşa eden FBTV yasayı alenen ihlal etmektedirler. Bu yayınlar, sosyal paylaşım alanlarında ve taraftar sitelerinde çeşitli kullanıcı isimleriyle tehdit girişimlerine de yol açmaktadır. 

Uygulanan şiddet ve yapılan hataların karşılıklı olduğu açıktır. Adalet eşit dağıtılmalıdır. Bir şiddet olayından ders çıkartmak, gerçeklikten kopmak ve yargı sürecine girmiş olan failleri, yasaları hiçe sayarak bir linç kampanyasının hedefi haline getirmek değildir. Tam aksine, adaletin bu suretle eksik tecellisi, yasal sorumluların görevlerinin gereğini yerine getirmemeleri ve linç kültürü vicdanlarda daha vahim yaraların açılmasına neden olur.

Bu çerçevede:

1 - 26 Aralık 2010 tarihinde Florya Metin Oktay tesislerinde oynanan U17 Galatasaray-Fenerbahçe maçı devre arasında yaşanan olayların seyirciyi de kapsayacak şekilde büyümesinde ağır sorumluluğu bulunan ve görgü tanıklarınca biri Fenerbahçe takımı görevlisi, digeri üzerinde kahverengi deri mont olan en az iki kişinin soruşturma kapsamına alınması en azından hukuki bir zorunluluktur. Ayrıca, bu insanların yayınlanan görüntülerde de Galatasaraylı oyuncuları yumrukladıkları net olarak görülmektedir. 

2 - Sorumsuz ve medya etiğine uymayan yayınları yapan kanallar ile sosyal paylaşım alanlarında gözaltına alınan kişileri ve ailelerini tehdit edenlerin internet üzerinden işlenen suçlar kapsamında, haklarında gerekli işlemlerin yapılması; ayrıca bu tür yayınların "Devam eden bir dava ile ilgili" olmaları hasebiyle acilen durdurulması hukuk ve adalet adına diğer bir sorumluluktur. 

Bütün bu fotoğrafta, asıl ibret verici olan, Galatasaray ve Fenerbahçe yönetimlerinin sergiledikleri tutumdur. 

TFF'nin ifadesiyle, Sporda Şiddet Yasası ve bu yasa çerçevesinde beklenen tavır değişiklikleri içinde en önemlisi, kulüp yöneticilerinin kendi kulüplerinin en önemli çıkarının şiddetin önlenmesi olduğunda birleşmeleridir.

26 Aralık 2010 U17 maçı sonrası Fenerbahçe yönetiminin tutumu hiç de şaşırtıcı değildir. Gerek kendi televizyon kanalları, gerekse medya uzantıları vasıtasıyla süratle bir mağdur/saldırgan temeli oluşturulmuş, yukarıda belirtilen yasadışılığa aldırılmaksızın bu temelde bir kampanya açılmış durumdadır. Böylesi sağlam bir kurguyu bu kadar hızlı sahneye koyanlardan, olayların başlamasına yol açan oyuncularını ve görevlilerini sportif olarak cezalandırma yoluna gitmelerini ve kendi müdahale alanları dahilindeki diğer tahrikçileri yargı sürecine katmalarını beklemek büyük saflık olacaktır. 

Şaşırtıcı olan, görünürde şiddetle mücadele uğruna kendi kulüplerinin mağduriyetine aldırmayan Galatasaray Spor Kulübü yöneticilerinin tutumudur.Tavırları şiddetle mücadelenin ruhuna uygun görünmekle birlikte, olayların bütünüyle aydınlatılmasına; eksik görüntü ve tanıklıkların yargıya iletilmesine; halen yargıya intikal etmiş olanlar dışında başka sorumluların da yargılanmasına katkıda bulunmamak, fiilen şiddete çanak tutmaktır.

GSK Yönetim Kurulu olaylar karşısındaki mevcut duruşuyla, son derece geniş bir taraftar kitlesi tarafından "kritik bir olayda rakip takımın üzüntüsünü paylaşan akl-ı selim yöneticiler" olarak değil, Fenerbahçe Spor Kulübü'nün geçmiş pek çok olayda olduğu gibi bu olayda da kendisine çıkar sağlamaya çalışan geleneksel politikalarının destekçileri olarak algılanacaktır. 

26 Aralık 2010 tarihinden bugüne kadar yaşanan süreç, bugüne kadarki şekliyle tüm spor kamuoyuna Sporda Şiddet Yasası'nın ne kadar elzem olduğunu değil, hangi düzeyde tedbir ve müeyyide içerirse içersin hiç bir yasanın, uygulamada adalet hiçe sayıldığı, günlük çıkar ve düşmanlıklar alenen körüklenmeye devam edildiği müddetçe hiç bir faydası olamayacağını ispat etmektedir. 

Spor müsabakalarında şiddeti bitirmek için adil uygulamaların yeni yasal düzenlemelerden daha önemli olduğunun bilinciyle, 26 Aralık 2010 tarihinde yarım kalan Galatasaray - Fenerbahçe arasındaki maç dahil olmak üzere geçmiş bütün spor müsabakalarında vuku bulmuş şiddetin her türlüsünü bütün kalbimizle bir kez daha kınıyoruz.




                                                                                      GALATASARAYLILAR
www.tips-fb.com

19 Aralık 2010 Pazar


Yanda bir fotoğraf duruyor epeydir. Oraya onu boşuna koymadık. Dünyanın yıldızı olsun, 4-5 aylık oyuncuyu kolay kolay koymam blogun tepesine.

Bazı insanlar vardır, etraflarında olup biten herşeyden sorumlu hissederler kendilerini. Hiçbirşey yapmamak, müdahele etmemek kaçmaktır onlar için; sanki "sen nerdeydin, nasıl gözlerini yumarsın?" diyecekmiş  birileri de, bunun altından hiç kalkamayacaklarmış gibi hissederler. Bu adamlara keriz de denebilir, "tatar ramazan" da denebilir. Fakat illa ki birşey denir. Cana öyle bir adam; onu lider yapan meşrebi de, yukarda bahsettiğim özelliklerinden geliyor.

Cana'nın tüm bu sertliğin içinde zerre çirkeflik barındırmaması da ilginçtir.Çaktırmadan atılan bir dirsek, yerde kıvranmalar, topsuz alanda rakibe pandiksi aksiyonlar, tüm bunları görmezsiniz Lorik'te. Transfer hikayeleri gibi, kendisi de enteresandır ve kendi içinde özgün bir adalet duygusu da vardır. Buna mukabil; Geldiğinden beri, sert oyununa rağmen, hiçkimseyle dalaştığını görmedik Cana'nın Fakat arkadaşlarının her pozisyonunun içindeydi. Bu pozisyonlarda da saldırgan bir tavırdan ziyade, yine vakur ve olayı sakinleştirici abi olarak izledik kendisini. Hatta  şu yazımın son paragrafında, son yaşadığımız olayla birebir bağdaşan bir öngörüde de bulunmuşum;
  ...Dün Pino bir pozisyon sonrası rakibiyle dalaşırken , geriden koşarak bir adam geldi. Önce araya girdi, sonra Pino'yu 40 yıllık galatasaray kaptanı gibi ordan çekip çıkardı. Burdaki kritik nokta maçın gidişatına göre uygulanan diplomasidir. Biz biliyoruz ki, eğer koşullar farklı olsaydı Cana ayırmaya değil, uçan tekme atmaya gelecekti... (27 Eylül)
  Maç 1-0 gidiyor.Dakika olmuş 90. İyi de performans sergilemişsin, olayın da uzaktan yakından seninle bir ilgisi yok.. Dön arkana bak, 5 dakika sonra duşta olacaksın zaten. Fakat olmaması gereken birşey var orda. Biri senin arkadaşının boğazını sıkıyor, ve bu bir değil iki değil artık. Birileri sürekli tartaklıyor senin takımındaki oyuncuları, rutine bağlanmış bu.O ara gözlerin kararıyor yine, sonrası..

15 saniye sürdü yaşananlar, ne keriz adam ama değil mi?
www.tips-fb.com

14 Kasım 2010 Pazar


Ya bu akşam bir şekilde bu maç çevrilmiş ve 2-1' e getirilip galip tamamlanmış olsaydı?

  Türkiye'de vasatın yaptığı yolculuğu an be an takip ediyoruz. "Vasat" .. Bu kavramı artık sık sık duyacaksınız bu yazardan, çünkü meşrebimin sınırlarını zorlamak istemediğimden, kullanabileceğim en güzel kelimedir bu.. Takılmış plak gibi aynı şeyleri sıralayanların prim yaptığı bir ülkede, basbayağı bir erdem sayılıyor üstelik vasat olabilmek.

  Fakat genelde bu kısa vadeyi daha şanslı aşardı bu vasat. bu kez şansı da yaver gitmedi. Rakibi iki-üç kere geldi belki toplasan, onlar da gol oldu, ve şimdi bu protestolar... Olmasaydı protesto da olmayacaktı..

  Fakat ne mutlu ki, daha en başında;  yeniden Hagi'yi bu güruhun önüne yem olarak atma şansı kalmadan patladı bu vasatın defosu. Halbuki şu maçlar bir coşkuyla kazanılsaydı, 2-3 aylık bir süre atlatılsaydı ne mutlu olacaktı muhteremler o şeref tribününde. O sürenin sonunda Hagi yeniden çuvallar mı? Kime ne yahu? Onu da yollarız yolumuza bakarız..

Hagi maçtan sonra malum;

"Saha içinde bazı futbolcuların tavırları normal değil, gerekeni yapacağım"

Son derece de haklıydı.. E peki?  Ha doğru ya, en baştan istifa etmeliydi Rijkaard, madem böyleydi.. Sizin hayatınız da kulüp çalıştırmakla, bu kulüplerde rest çekmekle geçtiği için en doğrusunu da siz bilirsiniz en şövalyesinden..

Hayır; benim derdim 3 metre önüne pas atamayan futbolcu değil.. 26 yaşına gelip de hala "genç topçu" kontenjanında oynayan, beyin kıvrımlarını otobüs arkasındaki koltukta yer kapmaya ayıran futbolcuda da değil, ya da daha 18 yaşında sadece tribünlere oynamayı bilip de bu vasatın bize "büyük yetenek" diye yutturmaya çalıştığı adam da değil..

Benim derdim; babamın hayatı boyunca kazanamadığı parayı bir senede alıp da , bu formaya minnet etmek şöyle dursun, sürekli şikayet eden ahlak yoksunları,  ve onlara göz yumup her dediğini yapan, benim güzel kulübümü çoluk çocuğun eline oyuncak eden kodaman güruhudur.

Lütfen hepiniz gidin.. Hani kıymetiniz bilinmiyor ya, nerde kıymet veriyorlarsa size oraya gidin yahu, lütfen. Oturduğunuz evde, bindiğiniz arabada, futbolu bıraktıktan sonra, binlerce okumuş yazmış genç işsizlikten sürünürken, size 40 kelimelik türkçe haznenizle verilen köşelerde hep bu kulübün armasının kudreti var.. Haydi o armayı çıkartın da, kaç kişi takıyor sizi görelim?
www.tips-fb.com

8 Kasım 2010 Pazartesi


Frank Rijkaard'ın son demlerindeki serzenişleri hatırlayalım;


* Bu takım koşamıyor, mücadele edemiyor..

* Takım içinde sevgi,arkadaşlık,kardeşlik,barış, örf adet vs..vs yok

* Disiplin yok

* Oyuncular küstürülmüş


Hagi geldikten sonra 3 haftada değişen ortam ve bize sunulan tablo;


* Takım'ın yeni kondisyoneri Hagi'ye : "Bunlar hiç çalışmamış hoca, yatmışlar hep" dedi..

* Takım içinde adeta bir bayram telaşı oluştu, küsler barıştı, halaylar çekildi, sevgi geldi, kardeşlik geldi.

* Hagi kuş uçurtmuyor, yepisyeni disiplin öğretileri getirdi. Florya Shaolin tapınağı gibi oldu.

* Hagi her oyuncusuyla tek tek ilgilendi, Elano'yla meyhaneye, Misimovic'le hamama gitti.


Ve son bomba dün daha da sıvazlandı: "Hagi maçtan sonra Servet'e sahip çıktı.. ya Rijkaard olsaydı?..."

------------------------------------------------------------------


Biraz geçmişe gitmek lazım.. Galatasaray taraftarı unutmaya ve cevapsız bırakılmaya meyillidir. Hatırlayın Hagi'nin ilk galatasaraya gelişini. 2003-2004 sezonunun sonu gelmişti, 7-8 haftalık bir periyod kalmıştı; ve Hagi, Fatih Terim'den görevi devralırken üç kalburüstü oyuncu kadro dışıydı bu takımda.. Kimdi onlar?


-Hakan Ünsal

-Bülent Korkmaz

-Arif Erdem


Bu adamları kadro dışı bırakan kişi Skibbe veya Feldkamp değil. Fatih Terim. Hani onlarla ufacık tefecikten beri çalışan adam. Ve biz hiçbir zaman öğrenmedik, hiç bilmedik bu adamların neden kadro dışı bırakıldığını.


O günkü yıpranmış galatasarayı devralan Hagi'ye, aynı zamanda çok ciddi ve talihsiz bir misyon da yüklendi. Bu üç oyuncu yeniden kadroya alındı, yeniden Florya'da barış rüzgarları esti, Hagi bu oyunculara çok inandığını söyledi, falan filan.. Bu ona dayatılan bir misyondu, Hagi'nin burda herhangi bir duruş göstermesi beklenemezdi zaten. Ve lakin bu duruşu göstermeye başladığı andan itibaren de ipinin çekilmesi gecikmedi..


Bugün, devraldıkları bu huzursuz ortamla birlikte, iktidar politikasının da varlığıyla, aynı misyonu yüklenmek durumunda Hagi ve Tugay. Vasat zekanın, şark kurnazlığının onlara dayattığı herşeyin, tüm ezberlerin karşısında yine onlara dayatılan "doğru" ları yapmak zorundalar. Takım idman yapmıyor mu deniyor? Daya idmanı.. Disiplinsiz mi dendi? Daya otoriteyi .. Servet'in güven sorunu mu var? Bas bağrına gitsin anasını satayım..


Bu tıpkı bir form gibi. Karşıtlıklar önceden yazılmış, siz sadece boşlukları dolduracaksınız. Ve tabi ki bunun için, bunları dillendirip somutluk kazandırması için güzide bir kurban seçeceksiniz; çokça da, kendinden öncekinin ne zıpır, ne tembel ve beceriksiz olduğunu ortaya çıkarsın diye. Kısa vadede tepedeki yönetenin en çok işine gelecek şey de bu değil mi zaten?


Burdaki sorun Hagi'nin özverili oluşu, takıma katkısının olup olmaması değil. Tartıştığımız konu asla bu değil, fakat ciddi anlamda başka bir problem var burda.7-8 yaşında çocuğun bile gülüp geçmesi gereken tuhaf karşılaştırmaların , bu vasatın gücü sayesinde ülke genelinde hakim kılınması problemi var burda, mesele budur.


Sahi, niye kadro dışı bırakmıştı Terim bu üç adamı? Ya da şöyle soralım; ne oldu da geri alındı bu adamlar?
www.tips-fb.com
Birkaç ay önce blogger renkdaşlarımızdan biri bana e-posta yoluyla bir anket yollamıştı. Galatasarayın gelmiş geçmiş en iyi yabancılarından bir 11 oluşturmam istendi, verilen bir liste var, ona göre seçimler yapılıyor,ben de yaptım kafama gönlüme göre bir anket yolladım. Burası işin keyif kısmı.. Fakat bu ankette  en dikkat çeken şey şuydu ki; Galatasaray tarihinde damga vuran yabancıların hemen hepsi ya forvet, ya da defans oyuncusu. Stumpf'tan Popescu'ya,  Van Gobbel'den Capone'ye kadar uzayıp giden çok kaliteli bir defans zincirinin yanında,   Kosecki'ler,Hagi'ler ,Prekazi'ler gibi nice güzel insanları kapsayan bir hücum adamı zenginliği..

Yani Galatasaray ezelden beri orta sahasını yerli oyuncular etrafına kurmuş, oyunun kalbini oluşturan bu bölgeyi ya kendi altyapısından çıkarmış, ya da dışardan yerli oyuncu takviyesiyle oluşturmuş.

Basit bir jenerasyon yolculuğu yapalım ;
1989
Libero Erhan'ın forse ettiği Savaş-Muhammed ve Uğur'un meydana getirdiği kemik orta saha. Bu jenerasyona geriden gelen bir Tugay da ekleniyor tabi, takımın geleceği de aşağı yukarı belli o dönem. Kimin ne kadar süre alacağı,nerde bırakacağı...

Ve tabi bunlara eklenen müthiş sanatçılar, Cevad, Tanju hatta küçük Metin.
1993
Tugay-Suat-Hamza..  Okan Buruk yetişiyor, Yusuf Tepekule gibi, o zamanlar ayar olduğumuz ama şimdi olsa banko 11 oynayacak bir pırpırınız var, Muhammed abi son demlerinde ama süre alıyor. Bir de bunlara Galatasarayın en enteresan transferlerinden biri Ljung gibi bir sol iç eklendi yabancı olarak.

2000


Okan-Suat-Emre-Ümit Davala-Ergün Penbe.. tabi ki altın yıllar. Milli takıma getirisi de cabası. Bu 5liden bahsetmeye gerek yok.




...

Bu süreç içinde gelen giden, ve şu anda takımda olsa direkt oynayıp takıma çıta yükseltebilecek o kadar çok oyuncu var ki. Örneğin bir Tolunay Kafkas, galatasarayda hiç forma giyemedi, düşünün..

Bir Mehmet Güven'in aldığı hal de bellidir ayrıca. Galatasaray'ın kendi kimyasını ve geçmişini oluşturan bütün özelliklerini kaybetmesinin anahtarı da burda yatıyor zaten.Evet Mustafa Sarp iyi bir adam değil, iyi değil de, zaten problem de Galatasaray'ın bunu tesadüflere bırakmış olmasıdır. 20 senede Hamza-Tugay ikilisinden Ayhan-Barış ikilisine mecbur bırakılmak , para harcamaktan ,transfer yapmaktan daha ciddi, çok daha ciddi bir stratejik sorundur.

O halde ya bu 30 senelik süreç bir tesadüftü, ya da şimdi yapılan çok ciddi yanlışlar var.
www.tips-fb.com

Servet-Neill ikilisinin hemen önünde sarkık Cana, iki kulvara atılan Insua ve Sabri, bu beşlinin önünde oyuna giren Ayhan-Sarp ikilisi ve iki hayalet kenar oyunculu bir 3-4-2-1 , ya da 5-4-1 ..  Böyle bir Lucescu esintisiyle başladı Galatasaray oyuna. Ama Cana illaki gömülü. Lucescu özellikle 2. senesinde orta sahadan bir oyuncusunu bu geri üçlüden oyuna sokmayı tercih ederdi. (Popescu'yla, ya da Perez'i sağa atıp Capone'yle daha yerleşik de olsa)

Kısa vadede verimliliği malum. Zaten savunmayı da ceza sahanıza yakın kuruyorsanız, bu bölgedeki bekçiniz daha da anlam kazanıyor. Cana ilk yarıda bu bölgedeki  "ilk top" ların hemen hemen yüzde yetmişini topladı. Çok kritik ters kademelere girmesi bir yana, aslında bir çok atağı da birincil müdaheleleriyle başlamadan kesti. Bununla beraber savunmayı Sarp-Ayhan ikilisiyle iyice daraltan galatasaray, beklerinin de defansı dönüşümlü olarak dörtlemesiyle rakibini ciddi anlamda bozdu, zaten Trabzon'un formsuz olan forvet üçlüsünün işlevselliğini kırdı. Yani  sonuç olarak takım savunması adına istediğini yakaladı galatasaray. Peki hücumda neyi düşündü?.

Misimovic-Elano ikilisinin bu tarz maçlarda böyle bir yayılış ve mevkide verimli olma şansları ciddi anlamda düşük. Çünkü ikisi de oyunu çizgiye doğru forse edecek meziyet ve tempoya sahip değiller, böyle bir oyun tarzları da yok. Hal böyle olunca bu adamların misyonu (ki tahminimizce Hagi'nin beklediği) , arkalarında oynayan hattın, özellikle beklerin performansıyla doğru orantılı. Siz beklerinizle oyunu ne kadar açarsanız, öndeki bu iki adamınızın da aynı doğrultuda oyunu içeri zorlama ve rakip bekleri stoper olarak sürükleme fırsatı doğar.Fakat malum, dün böyle birşey gerçekleşmedi ve galatasarayın bu bölgedeki kısırlığı kaçınılmaz hale geldi.

Buraya kadar bütün olumlu-olumsuz gidişatıyla herşey anlaşılabilir. İkinci yarı yapılan hamleyle Barış gibi gezgin bir adamın oyuna dahil edilmesi de anlaşılabilir. Fakat çıkan adamın yine Cana olmasını ciddi anlamda anlayamıyorum. Burdaki tek anlaşılır nokta; saf 4lü savunmaya geçiş ve Sarp-Ayhan-Barış la beraber orta sahada tam bir üçlüye gidiş olabilirdi. Fakat aksine Sarp'ın Cana yerine gömüldüğünü ve bu görevi devraldığını gördük... Zira o dakikadan sonra burdaki kontrolü de rakibine verdi galatasaray. Cana fizik olarak hazır mı değil, şablondaki misyonu mu başka, yoksa kısa vadede yerliler üzerinde bir diplomasi mi uygulanıyor, tabi bütün bunların cevabı Hagi'de.

Diğer iki değişiklik de aslında temel oyun zihniyetine kısa-vade Lucescu çözümlemelerine nazire şeklindeydi. Misimovic yerine Kewell girdi.  Belki 10 sene önce bu bölgede parmakla gösteriliyordu, fakat şu anda Kewell'ın çizgi oyuncusu olarak oynaması hayal malesef.  3lünün solunda bir uzak forvet ve 2. golcü olarak ne kadar verimliyse, sol çizgide de aynı oranda verimsiz olacaktır Kewell. Nitekim Hagi'nin amacı da onun bindirmelerinden faydalanmak değil, yorulan Misi'nin yerine topu burda tutacak, eveleyip geveleyecek iyi ayaklı bir adamı oyunda tutmaktı. Bu dakikalarda Pino sola geçip Kewell içerde oynayabilir miydi, o da Hagi'nin tercihidir..

Velhasıl, ilk müdahele avantajını rakibine verse de, ikinci yarıda aslında herşey galatasarayın istediği gibi gidiyordu; ta ki Servet devreye girene kadar. Futbolda herşey var diyoruz tabi ki, bir savunma oyuncusu da hata yapabilir; Bilica'nın es-es maçındaki ıskası bir hatadır mesela; adamınızı kaçırabilirsiniz, yanlış pozisyon alırsınız, hatta ters bir vuruşla kendi kalenize gol de atabilirsiniz. Ama Servet'in yaptığı şey böyle açıklanacak tarzda bir şey değil, hata ve yanlış arasındaki farkın tercümesi adeta. Zekiydi aptaldı bunlar beni bağlamıyor. Çok ciddi bir temel bilgi eksikliği, "basit hata" falan değil.. Bir de anlamadığım, bunun izahının "kendine aşırı güven"  olarak yapılması. Yahu.. Kendine güveniyor, fazla güveniyor bu doğru da. Orda kendisine güveni gerektirecek ne var, bunun getirisi nedir hakkaten merak ediyorum.

Aslında zaten sana diyecek bir lafımız yok Servet, bu saatten sonra sen ne yapsan yanına kardır..
www.tips-fb.com

31 Ekim 2010 Pazar


Hagi ilk teknik direktörlük döneminde de "Flat" diye tabir ettiğimiz yekpare bir orta saha dörtlüsü kullanıyordu. Bu vesileyle kenar oyuncuları aynı zamanda "iç" gibi de oynayabildiğinden, topu rakibe verdiğinde daha çabuk toparlanan,dengeli bir galatasaray izliyorduk.Fakat o zamanki kadro yapısında ayrıntıları belirleyen çok önemli farklar var.

Birincisi, göbekte Conceicao'nun tamamlayıcısı Ergün Penbe, bu bölgede "iyi ayaklı" diye tabir edebileceğimiz bir adam olduğu için, savunma ve hücum arasındaki etkileşim daha güçlü bir kimyaya sahipti. İkincisi ise genellikle sol kanatta kullandığı Ayhan, hem bundan kat kat diri ve tempoluydu, hem de ofansif misyonları çok daha fazlaydı.

Bugün, Ergün'ün görevini birebir devralan Ayhan'ın bu işi ne kadar yapabildiği tartışılırken, yanında oynayan diğer üç mücadele gücü yüksek orta saha oyuncusunun genel oyun ve hücum kalitesi uzun vadede galatasarayı taşıma adına çok düşük, beraber oynadıklarında daha da pekişecektir bu durum. Ve fakat, hedeflenen, burdaki sertliği bozmadan, hücumdaki adamların az ve öz iş yapmasını sağlamaksa, bu minvalde birşeyler kotarılabilir. Ki bu, futbolsever olarak hiç benimsemediğim bir tarz da olsa saygı duyarım.

Yine Hagi'nin ilk dönemindeki futbol mentalitesini ele alırsak, Necati gibi bir uzak forvetin yerini Misimovic devralıyor, fakat Misimovic'in oyun karakteri, tamamlayıcı forvetten ziyade daha çok orta saha-forvet arasına sıkışmış bir anlayışa sahip olduğundan , bu agresiflikten de uzak haliyle. Bana göre Misimovic'in tam kapasiteyle kullanılabilmesi için çok iyi işleyen kanatlara ihtiyacınız var, ki şu görüntüde o zor gözüküyor. Hele de Hakan Balta tercihinde ısrar edilecekse.

Antalya maçının özeline baktığımızda, ilk yarı 20 dakikalık bir periyodda agresif bir tempo oluşturan, ama ikinci yarı bütünüyle etkisiz bir galatasaray izledik. Üstelik bu kadar dirence yönelik bir orta saha anlayışına rağmen, tek başına Tita'nın ciddi anlamda savunmamız üstünde oluşturduğu tehdit manidardı. Bu da ilerleyen haftalarda Trabzon ve Beşiktaş gibi takımlara karşı ne yapacağımız konusunda düşündürücü. Arda geldiğinde kurgu ne yönde değişecek, Kewell ne kadar süre alacak, Elano-Arda bir arada oynayacaksa orta saha kurgusunda kilidi kimler oluşturacak, Baros'un iyileşmesiyle Pino yedeğe mi çekilecek, misyon mu değiştirecek, bunları izleyip göreceğiz.

Bir de anlamadığım; Cana'nın her hafta oyundan çıkması ve Mustafa Sarp'ın ne olursa olsun 90 dakikayı tamamlıyor oluşu. Bu Rijkaard'ın son döneminde de böyleydi ve sanırım aralarındaki halef-selef ilişkisinde devrolan enteresan bir bayrak bu. . Hayırlısı bakalım.
www.tips-fb.com

25 Ekim 2010 Pazartesi


Bütün hayatımız,sevdamız,kavgamız, işimiz gücümüz iletişim üzerine kurulu. Teker teker baksan  çok fiyakalı gibi duran, fakat birbiriyle iletişmeye çabaladıkça mantarlayan insanlar grubundan oluşuyoruz dünyalılar  olarak. Bunu becerebilmek bir zanaat, geçtim mesleki bir mütabakatı, gündelik için bile, bakkaldan peynir alırken bile hatta..

Dün izledik Mustafa Yücedağ'ı, ben de izledim. Orası şimdilik önemli değil, konuştukları ya da amacı günlerce tartışılıp sonra da unutulur, fakat bizim konumuz o değil şu anda. Konumuz, bu adamların Galatasaraydaki belki de en önemli görevi üstlenmiş olmalarıdır. Yani hem Mert, hem de Yücedağ için geçerli bu..

Sezgin diyor ki; "Biz Yücedağ'ı sadece basın toplantılarını tercüme etsin diye çağırdık" ki anladığımız kadarıyla bununla da yetinilmemiş. Fakat bu "sadece" ye öyle bir takıldım ki ben. Yahu arkadaş...

.... Rijkaard bir kılıç ustası değil, ya da yüksek shaolin rahibi olduğunu da zannetmiyorum. Olsa bile bizim için bir anlam ifade etmiyor. Adamın varı yoğu diliyle, kelamıyla.. anlatacağı, paylaşacağı ufacık bir ayrıntıyla belki.
Sizin takımınızın bu anlamda evresenl bir kimliği var mı? Yok.. Çat pat ingilizce konuşan bi grup dışında, anadilini bile konuşamayan insanlardan oluşuyor bu takım, acı ama gerçek.  O zaman sen bu aradaki bağlantıyı kurabilmek için belki de en büyük mesaiyi  tercümana ayırmalısın. Öyle bir tercüman olabilmeli ki bu, anlaması yetmemeli o hocayı, hatip olmalı az biraz.. Bunu son derece net ve profesyonel biçimde aktarabilmeli oyuncuya, hem de duygu yoğunluğunu da koruyarak.. Ki aslında bu bile bire bir iletişimin yerini tutmazken...

Mert Çetin çok iyi bir galatasaylı olabilir, Yücedağ da öyle.. Bu insanların iyi niyetleri, görev bilinçlerini yargılamıyorum. Fakat bu işin kıyısından köşesinden geçmemiş adamların Galatasaray'da Rijkaard'ın tercümanı olarak siftah yapmasını kaldıramıyorum arkadaş. Bundan öte, bunu bir detay olarak gören angut yöneticilere hiç katlanamıyorum.

mustafa yücedağ
Koskoca galatasarayın hala "iyi niyetle çalışıyoruz" mavrasıyla yönetilmesi de kabak tadı verdi. Hele de "şirketleştik" diye atıp tutarlarken.. Dün malum programda Mustafa Yücedağ 2-3 saat kadar konuştu. Özünde hiçbirşey söylemedi aslında, hepsi bildiğimiz, tahmin ettiğimiz şeylerdi. Çokça da bir kuyruk acısı, ya da kişisel şov.. İnsan üzülüyor "Rijkaard'ı savunacak adam bu mudur?" diye.. Ben insani zaafları da yargılamam, beni ilgilendirmez.. Yani Mustafa Yücedağ belki tamamen doğru şeyler söylerken bile itici bir hale geldi..Böylece Çakar'ın da ağzına layık bir lokmaya dönüştü aslında.

Derken Adnan Sezgin programa bağlandı... Şimdi, böyle bir durumda, bu konumda bir yönetici cevap hakkını kullanmak istiyorsa, söyleyeceği birşey olması gerekir. Fakat Adnan Sezgin de Mustafa Yücedağ'ın izlediği yolu tercih etti;  kendini anlatmak! Ya da daha çok prim yapacak bir hamle (ki 40 yıllık Adnan gerçekten) -kimse benim topçuma ihanetçi diyemez-.. nokta!  Bu ağızlar artık koktu be Adnan.. Harbi sıtkımız sıyrıldı sizin bu ağlak hallerinizden. "Gecemizi gündüzümüzü veriyoruz" geyiklerinizden. Sen geceni gündüzünü gidip mangala ayırsan benim hayatımdan ne eksilecek bana bi deyiversene? Tesislerde değil de bahçenin hamağında yatsan bana giren çıkan mı olacak? Banane senin harcadığın zamandan..

Hani iletişim diyoruz.. İşte Galatasarayın dışarı açılan en resmi kelamları.. İşte Sezgin, işte Helvacı.. Sırf bu adamların kafalarındaki tilkiyi çözebilmek için bile 5-6 farklı tercümana ihtiyaç varken, galatasarayın üst düzey hocalarına layık gördüğü isimler de şaşırtmıyor insanı.
www.tips-fb.com




Yukardaki arkadaş, hepimizce malum. Galatasaray'ımızın Frodo bakışlı tercümanı.. Ben bu resim üzerinden Mustafa Yücedağ konusuna sıçramak istiyorum. Ama o sonra. Şimdi sadece bu resme bakasım var..  Beden: ?
www.tips-fb.com

24 Ekim 2010 Pazar


Maçın sonucu ne olur ne biter bilmem. Ama bu maç senin maçın... Lorik geldiğinden beri şahsen bu maçı bekliyorum ben. Çık ve biraz aksiyon yarat oğlum. Anladın sen onu...

www.tips-fb.com

18 Ekim 2010 Pazartesi

Servet,kendisine güven duyulan günlerde neşe içinde zıplarken..

"Ben Galatasaray'a ilk geldiğim zaman da söylemiştim, bana güvenilen yerde başarılı olurum. Eğer takımım benden fayda elde etmek istiyorsa, yöneticisi ve hocası bana güven duymalı. Bu her futbolcu için geçerlidir. Güven olursa, performans yükselir. Bana güvenin olduğu her ortamda başarılı olacağımı düşünüyorum"
                                                                                                      Servet Çetin

Bi dakka ya.. Sözleşme?  Primler?  Jöle masrafın? Biz bugüne kadar Servet'in futbolu bir meslek olarak icra ettiğini ve bundan para kazandığını düşünüyorduk. Madem böyleymiş, alın bu çocuğu bi hamama götürün, arkasından  Balat'da bi ciğer yedirin, üstüne bi lacivert takım çekin. Üstüne tutun elinden doğru...

Aslansın kaplansın Servet, kesseler acımaz oğlum seni deli misin, çok yakışıklısın ayrıca bence, kız olsam hiç düşünmezdim abi..
www.tips-fb.com

Bir kulübün bayrağı olmak; demeç vermekle, "galatasaraya aşığım ölüyorum bitiyorum" demekle olmuyor. Ki bu konuda da çok konuşmak istemiyorum..

Geçen sene Emre'nin müdahelesiyle malum sakatlığı yaşadıktan sonra, taraftarın beklentisinin aksine ortamı hiç de germe ihtiyacı hissetmeyen,olası bir malzemeyi kendi adına prime dönüştürmeyen, "Bilerek yapmadı olur böyle şeyler" de diyebilecek bir adamdır Baros.

Seni çok seviyoruz Milan! Çok seviyoruz oğlum... Varlığın yetiyor sahada. Gol atmışsın atmamışsın, bunlar teferruattır.
www.tips-fb.com

27 Eylül 2010 Pazartesi


Alpaslan abinin anısıyla başlayıp, o anıya yakışacak şekilde sonlanan bir maç oldu. Benim bu seneki ali samiyen siftahım da hem keyifli hem efkarlı geçti doğal olarak.  Bunları başka bir zamana saklayalım ve maça geçelim.

Galatasaray'ın bu akşamki oyunundaki temel farkı yaratan şey, orta saha direnciydi, ki bu malum. Özellikle İ.B.B gibi katı bloklu savunma yapan bir takıma karşı 45 dakika boyunca böyle geniş alanlar yaratmak önemliydi. Bu dirayetteki anahtarı 5 kişi oluşturdu. Misi-Cana-Ayhan üçlüsü ve beklerin yüksek temposu. Serkan K. yeteri kadar övgü almıştır ama ben de kendisine bu övgüyü sunmalıyım. Maç kondisyonunun yükselmesi bir tarafa, yaptığı isabetli ortalar da skora birebir etkili oldu. Böyle giderse Sabri ve Hakan Balta mevcut durumlarından daha öteye gitmek durumunda kalacaklardır. Öte yandan bu 5'linin yarattığı tempoyla birlikte, Ayhan'ın sahne alıp performansını yükseltmesini, Baros'un hat-trick'ini  ve uzun zaman sonra gelen patlamasını hepbirlikte alkışlıyoruz. Tüm bunlar olayın perde önündeki kısmı. Bu yüzden uzun uzadıya bir analiz yapma eğiliminde değilim.

Fakat işin perde arkasını oluşturan iki isim vardı dün akşam. Aslında vasat gibi duran iki oyuncu. Misimovic ve Cana. Cana'yı sona bırakarak Misi'den başlayalım;

Şunu kabul edelim ki, Misimovic'i uzun bir süre Wolfsburg performansında izlememiz zor gözüküyor. Bu da onun formuyla değil, tamamen yüklendiği misyonla alakalı.  Bugün futbolda kayıtsız şartsız bir kural vardır. Takımınızın oyun kalitesi, topla en çok buluşan oyuncunuzunkiyle doğru orantılıdır. Forvette çok yaratıcı oyuncularınız olabilir, defansta iyi kesicileriniz, hatta topu oyuna iyi sokan adamlarınız da olabilir. Fakat ortalamanızı belirleyen şey; bu bahsettiğim "topla buluşan" adamdır. Galatasaray'da bu isim uzun bir süre Ayhan olarak kaldı, fakat dün akşamki Misimovic desteği, bu bölgede topla buluşan adam sayınızı takım ortalamasının üstüne çekti ve bu da sahaya yansıdı.  Dün akşamki Misimovic'i değerlendirirken iki farklı yarı olarak ele almak gerekir.

  İlk yarı ne yaptı Misimovic? Beklediğimiz aksiyonları, savunma arkasına derin topları, etkili şutları mı? Hayır.. İlk yarı yaptığı şey şuydu; geriye gelip aks vazifesi görmek. Galatasaray aynı kısırlıkta ve tek Ayhan üzerinden hücuma çıkmaya çalışırken Misimovic faktörü devreye girdi. Top dönerken araya girdi, ayağıyla dürtüp oyunun akıcılığını sağladı. Yaptığı aksiyonları tek başına incelerseniz bir efektiflik yoktu ama orda +1 olarak görev alması ve duvar olması sayesinde Galatasarayın oyunu hızlandı. Galatasaray bu sayede o bölgede çok daha yakın oynadı ve ikili üçlü paslarla alanı genişletti, beklerini kaçırdı.

 Böylesi bir durumda Misimovic asli görevinden oldu haliyle. Forvet özelliği ortadan kayboldu. Fakat ikinci yarıda Misimovic bu gerçek mevkisine geçince, ilk yarıdaki misyonunun galatasaray açısından çok daha ihtiyaç duyulan birşey olduğunun da farkına vardık. Bana kalırsa,  Galatasaray topu tutması gereken her maçta Misimovic'e forvet arkası özelliğinden ziyade bu görevi vermeli, ki verecektir. Misimovic'in her iki işi aynı anda yapması ise fizik gücüyle alakalı ki, şimdiye kadar en azından bunu hiç denemediğini bildiğimizden, bu konuda bir yorum getirmem zor..


Cana'ya gelirsek. Dün akşam fena bir performans ortaya koymadı. En azından fizik olarak geldiği güne göre epeyce toparlamış, bu gayet açık. Fakat Cana'yı, sene başından beri ısrarla söylediğim gibi, başka türlü değerlendirmek gerekir.  Öncelikle, kendisini baş rakibi formsuz Mustafa Sarp'la kıyasladığımızda,  yetenek olarak "topa dair"  ondan çok da büyük bir artısı olmasa bile,defansif rollerde daha aktif, daha güçlü ve daha sert bir oyun yapısı var. Oyun olarak, takımda yeri oturdukça performansı da artacaktır. Kimse Cana'da zarif işler beklemesin, onun işi de bu değil çünkü. Ama Cana''nın aslında sahada diğer  hiçbir futbolcuyla kıyaslayamayacağımız bir misyonu vardır ki sene başından beri söylüyoruz bunu.

 Bazı oyuncular vardır, sahadaki varlıkları performanslarından daha önemlidir. Effenberg, Keane, Gattuso gibi oyuncuları, bütün performanslarından bağımsız olarak bu yönleriyle severiz ve saygı duyarız.  Dün Pino bir pozisyon sonrası rakibiyle dalaşırken , geriden koşarak bir adam geldi. Önce araya girdi, sonra Pino'yu 40 yıllık galatasaray kaptanı gibi ordan çekip çıkardı. Burdaki kritik nokta maçın gidişatına göre uygulanan diplomasidir. Biz biliyoruz ki, eğer koşullar farklı olsaydı Cana ayırmaya değil, uçan tekme atmaya gelecekti. .  Bu öğretilmez, doğuştan gelen birşeydir ve Bülent Korkmaz sonrası galatasarayın en büyük eksikliği bu.
www.tips-fb.com

30 Ağustos 2010 Pazartesi


Bu çocukta bir ışık var, başka bir ışık. Yaklaşık  5 yıldır öyle veya böyle takımın içinde olan ve yer bulamamış bir oyuncu için "ışık var"  terimini kullanmak komik, bu da doğru. Fakat Aydın Yılmaz tüm bu basiretsiz kariyerine rağmen , benim için hala "özel" oyuncu sınıfında.

Bazı oyuncular için futbolun oyun hikayesi sona erip "iş" serüveni başladığında, bu iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.  Buna en büyük örneklerden biri de kuşkusuz Sebastian Deisler'dir benim için. Varolan yeteneğini bir türlü mesleki bir araca dönüştüremedi Deisler, sonunda yenik düştü ve 27 yaşında futbolu bıraktı.  Bugün Aydın'ın bütün bu basiretsizliği ve umursamaz gözüken halinin ardında ben bunu görüyorum. Aydın diğer futbolculardan başka bir yerde ve bu durum onun sahada oyuna adapte olmasını oldukça güçleştiriyor.

Aydın'ın sahada veremedikleri, ve taraftarın ona olan tepkisi ortada, haksız da değil. Fakat Rijkaard da bu çocuktan bir şekilde vazgeçmiyor. Belki istediği bazı şeyleri oturtabilseydi, Aydın'ın o düzen içinde olası bir yükselişini keyifle izleyebilirdik. Ve lakin şimdilik tek görebildiğimiz, kısır kadronun içinde, Konya'nın karlı zemininden beri Aydın'dan beklenen patlamanın kırıntılarını izlemek için sahaya sürülmesi. Kısmet..
www.tips-fb.com
 

Copyright 2010 Kalender Libero.

Theme by WordpressCenter.com.
Blogger Template by Beta Templates.