topun canı var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
topun canı var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2010 Perşembe


Filmden bir sahne;

- Alo, Beyaz Yasemin gazinosu mu?
- Evet ben sahibiyim.. Ne istemiştiniz?
- Ben Celal'in arkadaşıyım, onun ölümüyle ilgili konuşmak istiyorum.
- Tamam hemen bir araba yolluyorum nerdesiniz şu anda?
- Maçka parkındayız
- Tamam.. İnönü stadının önünde bekleyin, araba gelip sizi alacak.

Kesinlikle ironi yapmıyorum, şu filmin  screenplay'ini yazan adamın, en iyi dostum, kankam olmasını istiyorum arkadaş.. İnsanın içine doğar ya hani, acaip güzel bi insan olduğunu düşünüyorum gerçekten..

Şimdi olayı burdan galatasaraya bağlayacam. "of ne alakası var ya" deme bi dinle. Hani böyle gece bazen uyku tutmaz (ki sık sık olabilir bu) , açarsın televizyonu, kanalları ararsın.Saat gecenin üçüdür; bir sürü tekrar program, kıssadan hisse realitileri, ıvır zıvır derken, abuk subuk bir kanalda bir türk filmi bulursun. 80lerin video kaset için çekilmiş İlyas Salman filmlerinden biridir bu, aha yukarda işte.. Karakterler ve olay örgüsü hep bellidir o filmlerde. Ama en çok batan  şey kötü dublajdır. Gerçekten dublajlar fenadır bu filmlerde..

Bol arabesk müzik, dar kot pantolonlu,lastik ayakkabılı, arsız ve fırlama bir İlyas Salman profili.. Çiçek Abbas'ta verdiği ne varsa geri alan bir hoyratlıktan bahsediyoruz burda. O kadar kötü yani.

Ama izlersin.. O saatte izlenir arkadaş. Hem de baştan sona özümseyerek. Öğlen ya da akşam vakti olsa, en sevdiğin filmi bile o dikkatte izlemene imkan yoktur. Ama bu fasaryadan filmi festival izleyicisi gibi izlersin..

İşte galatasaray'ı izlemek, galatasaray'ı okumak, yazmak da gecenin üçünde bu filmi izlemek gibi bu aralar. Bile bile, göre göre.. Tek fark; uykusuzluk yerine kara sevdadır sebebin.
www.tips-fb.com

26 Ekim 2010 Salı

Bunu diyen de oldu;
“... Biz nasıl Baba Hakkı'yı merak edip, onu araştırıp, neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra bir çocuğun bizi aklına düşürüp araştırmasıdır. Biz, o efsane içinde olan şanslı insanlarız. Yoksa efsane olmak ne haddimize. Tek efsane vardır o da Beşiktaş'tır...”

Bunu diyen de..

ben oynadım hagi'yle, o dönem santrforundan  savunmasına kadar hagi'yi hagi yapan bu kadroydu....
www.tips-fb.com

1 Ekim 2010 Cuma


Birşeyi en azından çok iyi biliyoruz ki; Rijkaard da olsan, dünyanın en güzel kadını da olsan, iyi de olsan kötü de olsan, insanın babası ölüyor arkadaş. Buna bir çare yok. Başın sağolsun kıvırcık.!
www.tips-fb.com

25 Eylül 2010 Cumartesi

1950-2008

Gözlerini mağrur bir şekilde kısarak, elini avuç içi dışarı bakacak şekilde "hooop dur bakalım orada!" dercesine kaldırışıyla, donmuş bir resim olarak kalmış Kazım Kanat'ın anısı benim hafızamda.  Arkasından olayları sündürmeyeceğim. Gülerdik biz Kazım abiye. Kızmazdık ama gülerdik. Hele Telegol'ün Telegol olduğu zamanlarda malum "kare as" içinde yer alması iyice perçinlemişti Kazım abinin bu mizahi duruşunu. Keşke o kadar gülmeseymişiz de demiyorum bak..

Kazım Kanat'ın en büyük talihsizliği belki de, mentör'ünün Hıncal Uluç gibi bir adam olmasıydı. Spor dünyasına kırsaldan, saha içi muhabirliğinden dahil olan bir adam için, fanus içinde büyümüş Uluç'u rol model seçmek bu anlamda eğreti de durdu. Ki son yıllarında hatırlamadığım sebeplerden papaz olmuşlardı. Akabinde kendini başka bir "kent muhtarı" Ahmet Çakar eküriliğinde bulması da geç olmadı. O programlar Kazım abi'ye ne yapmıştır bilmiyorum, ama bizi çok hırpalamıştı, orası kesin.

Aksilik, huysuzluk.. Ve kim ne söylerse tam tersini söyleme, çılgın atan bir lise münazarası saplantısı, dediğimiz gibi Hıncal'ın geleneğiydi bunlar. Fakat Kanat'ın o yöresel ağzında ve üslubunda sinir bozucu durmuyordu bunlar nedense. Çünkü biz biliyorduk ki; O programlar bittikten sonra hikayeler çok farklılaşıyordu. Biri gevrek üslubunu ortaköy'ün çıtırım kızlarıyla perçinlerken, diğeri evine gidip hanımıyla kahve içiyordu. O kovboy şapkaları olası bir rodeo düşü için değildi, olmadı hiç.. Fakat K.Maraş'lı bir adamın kendini tekneye ve denize adaması bile yeter benim için..Güzel adamdı Kazım abi, nur içinde yatsın.
www.tips-fb.com

30 Ağustos 2010 Pazartesi


Bu çocukta bir ışık var, başka bir ışık. Yaklaşık  5 yıldır öyle veya böyle takımın içinde olan ve yer bulamamış bir oyuncu için "ışık var"  terimini kullanmak komik, bu da doğru. Fakat Aydın Yılmaz tüm bu basiretsiz kariyerine rağmen , benim için hala "özel" oyuncu sınıfında.

Bazı oyuncular için futbolun oyun hikayesi sona erip "iş" serüveni başladığında, bu iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.  Buna en büyük örneklerden biri de kuşkusuz Sebastian Deisler'dir benim için. Varolan yeteneğini bir türlü mesleki bir araca dönüştüremedi Deisler, sonunda yenik düştü ve 27 yaşında futbolu bıraktı.  Bugün Aydın'ın bütün bu basiretsizliği ve umursamaz gözüken halinin ardında ben bunu görüyorum. Aydın diğer futbolculardan başka bir yerde ve bu durum onun sahada oyuna adapte olmasını oldukça güçleştiriyor.

Aydın'ın sahada veremedikleri, ve taraftarın ona olan tepkisi ortada, haksız da değil. Fakat Rijkaard da bu çocuktan bir şekilde vazgeçmiyor. Belki istediği bazı şeyleri oturtabilseydi, Aydın'ın o düzen içinde olası bir yükselişini keyifle izleyebilirdik. Ve lakin şimdilik tek görebildiğimiz, kısır kadronun içinde, Konya'nın karlı zemininden beri Aydın'dan beklenen patlamanın kırıntılarını izlemek için sahaya sürülmesi. Kısmet..
www.tips-fb.com

9 Ağustos 2010 Pazartesi

İki video arasındaki benzerlik;



www.tips-fb.com

16 Temmuz 2010 Cuma



Ben doğma büyüme Kadıköy'lüyüm. Hayal ve müebbet yalnızlık üzerine uzun uzun konuşursak bir gün, Kadıköy'den başlarım anlatmaya. Yaşanan herşey, bütün anılar, kaybettikleriniz, hep sessizlik üzerine kuruludur çünkü burda.  Kadıköy ve Beyoğlu bir evin iki oğlu olsa,  ben eminim Kadıköy Beyoğlu'nun bütün sırlarını ömrü boyunca gizlerdi.

Seneler önce birgün Bahariye'de yürürken, karşıdan Cenk Taner'in geldiğini gördüm. Tek başına yürüyordu. Tereddüt ritüeli kaçınılmazdı. Önce yanından geçip gittim. Sonra dönüp yanına gittim:

"Cenk abi sen çok iyi adamsın be"
"Eyvallah.."

Sonra ben de yaşlandım, o da yaşlandı, saçları döküldü. Daha organize durumlarda sosyalleştik, başka insan topluluklarının arasında, aynı ortamda bulunduk. Ama bir kere bile konuşmadık.



"..Herkesin gol atmak istediği mahalle takımında anlatamamıştım çocuklara ''bek'' oynamanın önemini. Bu beş gol yerken de böyleydi, yenilirken de. Yıllar sonra da bir şey değişmemişti, herkes gol atmak istiyordu. Gol: iki taşın arasından geçen top. Kimse kaleci olmak istemiyordu ki bana sorarsan sahadaki en romantik adamdır. Forması bile değişik, bir yalnız. Ama bir numaradır. Çocukken bunu anlamayanlar ileride hiç anlamadılar. Yalnızlık duygusu kedilere ve kalecilere mahsustur..."
                                                                                  Cenk Taner
www.tips-fb.com

10 Temmuz 2010 Cumartesi


Manchester'da United'ı destekleyip de böyle saygı gören başka bir  müzisyen bulmak zor haliyle. Morrissey'in elitizmini kimsenin pek de iplemediğini düşünürsek tabi.  Britanya müziğinin ruhu Manchester şehriyse, o ruhun takımı da hiç tartışmasız City'dir çünkü.

Bay Eric Cantona şöyle buyuruyor“behind the windows of Manchester, there is an insane love of football, of celebration and of music.” 

Ian Brown 20 senelik müzik yaşamı ve tavrıyla  bu tanıma ışık tutuyor. Tüm ailesi eşi dostu City'yi desteklerken arıza çıkartıyor. Ne diyeyim, 'alem adamsın Ian' mı diyeyim?

Aşağıdaki videoda hardcase'inde gitarı  ordan oraya dolanıp, bi de sonunda gıydır gıydır çalan Noel Gallagher da has City tribün çocuğu. Ama büyüğe hörmet etmek böyle bişey işte değerli okurlar.



www.tips-fb.com

9 Temmuz 2010 Cuma

Hayatımda bir ilktir. İki dünya kupasında da aynı kadınla beraber olmak. Bu geçen 4 sene içinde ne çetrefilli maçlar oldu kim bilir, ama onun hala bir şekilde hayatımda olup bana tahammül etmesi de enteresandır.

 

   Futbol bizim ifade şeklimiz oldu hep. Belki de yazıp çizmekten, konuşmaktan, ortaya çıkardıklarımızdan çok daha fazlası. Ben bu yüzden hiçbir zaman futbolu çözmek istemedim aslında. Onu kodlamak, hayatıma, çocukluğuma yapacağım en büyük kötülük olurdu. Zaten hiçbir zaman da o pası, o çalımı, bütün afiyetiyle taşıyamazsınız ne dile, ne de kağıda. Hep birşey havada kalır;  eğer havada kalmıyorsa, bilin ki o'na dair tutkunuz bitmiştir. Benim hiç bitmedi. Sırf bu heyecandan, 1998'deki dünya kupasını izleyemedim doğru dürüst. Güneş vakti oynanan tüm maçlarda kendim sokaktaydım, o topu kendim tepiyordum çünkü. Hatta bu top tepmelerden birinde, R. Carlos'un Fransa'ya attığı golün aynısını atmışımdır toprak sahada frikikten. Topun kavis cilvesinin getirdiği "Yuh lan ne biçim vurd.." ve peşi sıra "Oha gol lan!" çığlıklarını, görünmez bir apolet gibi taşırım üzerimde.. Zamanın şartları şimdiki gibi olsa, o golü kayda alır, blog mlog yazmaz, maç izlemez, bütün gün o golümü izlerdim :)

  Velhasıl, konuyu toparlamak, ve bunun bir anıt yazısına dönüşmemesini istiyorum. Önümüzde bir Hollanda-İspanya finali var; lakin isminden başka hiçbir tarafı heyecan vermiyor bana. Vermesi için kendimi zorluyorum, sonuçta bu bir final diyorum. Ama vermiyor. Blogları takip ettiğimde bu heyecanın varolduğunu görmek de, kendimi uzaylı gibi hissetmeme yol açıyor; ya da bildiğin yaşlı gibi. Galiba 2006 Finali benden çok şey götürdü. Ve bu durum, futbola olan tutkumu azaltmasa da, bir zaman dilimine sıkıştırdı ve ihtiyarlattı beni. Jenerasyonumun en özel ve benim için en büyük futbolcusunu, böyle buruk uğurlamanın esbab-ı mucibesi de, kader denen şeyle eşdeğerdir. Bu geçen 4 senede sevdiğim kadının bir şekilde benimle olması, ve fakat buna rağmen hep, sanki  biri hayatımın merkezine kafa atacakmış gibi korkmam da Zizou yüzünden.

 Bir de bu yazıyı bir yerinden toparlayıp editörlük yapana 50 lira vericem, ne anlatıyorum lan ben?
www.tips-fb.com

5 Temmuz 2010 Pazartesi


Bu görüntü futbolun namusudur, ve futbolun namusu hala vardır. Bu namusun beklediği ne kazanmaktır, ne de akılcılıkla açıklanabilecek bir saha üstü dengesidir. Her taraftar 'aslında' takımının varolmasını ister. Bielsa'nın Şili'sinden sonra, böylesine coşkuyla karşılanan ikinci "kaybedenenin", Maradona'nın Arjantin'i olması ne kadar da enteresan değil mi?


www.tips-fb.com

28 Nisan 2010 Çarşamba

                 1943-1967


    Sampdoria ile bir maç yapılıyor ve Torino'nun 4-2 üstünlüğüyle bitiyor. Bu galibiyetin baş mimarı  genç Meroni de, diğer arkadaşları gibi Torino'da bir restoranda  kutlamaya katılıyor. Ama önlerinde asıl önemli olan başka bir maç var: Juventus derbisi tabi ki. Bütün takım çok şey bekliyor bu maçta Luigi'den. Ama Luigi bu derbiyle ilgili rüyasında başka bir kahraman görüyor; o da en yakın dostu, takım arkadaşı Arjantinli Nestor Combin.  Genç oyuncu, Arjantinli arkadaşına : "Bu  haftasonu Juventus'a tam 3 gol atacaksın Nestor, bunu rüyamda gördüm.." diyor.
www.tips-fb.com

18 Nisan 2010 Pazar

Üzerine çok yazılıp çizilmiştir. Bundan sonra da çok yazılacağı kesin. Ben hep konuştum, hep anlattım. Ama şimdiye kadar oturup da adamakıllı yazmamıştım hiç Hagi'yi. Nasıl toparlanır, kaç paragrafa sığar bilmiyorum.
En güzeli şunu söylemek; hepimiz dışardayız, ona dışardan bakarak tanımlıyoruz, böyle seviyoruz. Her sevginin bir hikayesi varsa, bu da benim hikayem...

1994'ün yazıydı. O yılın o mevsimine kadar; biri yarım yamalak hatırlanan (İtalya 90 dünya kupası) biri de Yugoslavya'nın diskalifiyesiyle tat kaçırmış (İsveç 92 avrupa şampiyonası) , iki uluslararası turnuva deneyimim var. İlk defa o senenin başından beri sabırsızla beklediğim bir dünya kupası izliyorum.

Gel gör ki, kader işte. Amerika evsahipliği yaptı o turnuvaya da,niye yaptıysa.. Saat farkı anormal, maçlar gece 2, hatta 4 te yayınlanıyor. Ne yapalım katlanıp izliycez. Sıkı bir Baggio ve akabinde İtalya taraftarı olarak,turnuvanın diğer maçlarını da takip ediyorum. Casiraghi'li, Baresi'li,Massaro'lu deli bir kadrosu var İtalya'nın ama turnuvaya berbat başladılar Hakeza Robero Baggio da grup maçlarında tel tel döküldü, oynayamadı resmen. İte kaka en iyi 3. kontenjanından üst tura çıkmayı başardılar zaten. Gerisi ve Roberto Baggio'nun o turnuvadaki akıbeti malumunuz. Arap atı misali, belki de Cruyff doğru söylemiştir, belki hakkaten İtalya rakiplerini yenmedi, rakipleri İtalya'ya (Baggio'ya) yenildi.

Bu turnuvada pek çok anıt takım var. Hatta bizim 3. olduğumuz 2002 senesini saymazsak, son 20 senenin en renkli dünya kupası diyebiliriz. Nijerya, Bulgaristan, İsveç, Romanya ve hatta Amerika aklımızda yer edinmiş takımlar.Bu kupayla ilgili bir başka önemli ayrıntı da, Armando'nun oynadığı son dünya kupası olmasıdır. Her ne kadar artık ekabir veteran 10 numero klasmanında gibi dursa da,babanın sol ayağı yeter. Bir de dopingti mopingti diye biçok tezgahla uğraştı...Öte yandan, turnuvanın balonu  kesinlikle Kolombiya'ydı.  Pele beyzadenin kupaya favori olarak gösterdiği Kolombiyalılar, o coşkuyu fazla kaldıramamış olacaklar ki, daha ilk turda sonuncu olup evlerine döndüler.

İşte o Kolombiya'nın Romanya ile ilk maçını izlerken, daha önce adını hiç duymadığım bir adamla tanıştım; Gheorghe Hagi. O nasıl bir top kontrolüdür, o nasıl bir hızlanmadır, nasıl bir ayaktır.. İtalya ile kaçan keyfimi tamamen bu adam yerine getirmişti. Bir de o kadronun başka bir yıldızı Răducioiu ile ikisini izlemek en büyük zevkim olmuştu.Tabi bir başka süper isim Dumitrescu'yu atlamak olmaz.Steaua dönemlerinden beri birbirini tanıyan Dumitrescu ve Hagi harika anlaşan bir ikiliydi. O pasların hakkını vermek için de bu önemli tabi.Kolombiya maçında uzaklardan attığı meşhur aşırtma golü bilirsiniz, ama maçı izlememiş olan şunu bilmez; o golü o kadar özel kılan esas şey, Hagi'nin 5 dakika önce yine aynı bölgelerden aynı vuruşu yapıp, kalecinin son anda tokatlamasıdır. Yani usta, fazla önde duran kaleciye bir uyarı sallamış, beş dakika sonra da cezasını kesmiştir.Böyle bir adamdır Hagi. Hatta buldum.  Ne büyüksün be Youtube.










 Futbolda 10 numara denen olayın Zidane ile bittiğini söylemiştim. Mesela bugün harika futbolcular var, Messi gibi bir mucize var,belki de 10 sene sonra herkesi sollayıp bir ilah olacak, bütün bunları yadsıyıp nostalji takıntılı bir yorum olduğunu düşünmeyin bunun.Sadece futbol çok değişti artık, ve böyle bir pozisyonun varlığını şu an sürdürememesi de kaçınılmaz. Zidane,Maradona,Baggio gibi son 10 numaralardan biriydi Hagi, Romanya milli takımında ve Galatasarayda. Takımdan tamamen bağımsız ama hep oyunun içinde, oyunun lideri.. Eski usül bir abiliktir bu. Yetenek asla yetmez.

Bu pozisyon konusunda yapılan en büyük yanlış da, forvet arkası veya ofansif orta saha diye tabir ettiğimiz mevkilerle karıştırılıyor olması. Rivaldo, Ronaldinho, gibi adamlar, yetenek ve oyun tarzı olarak çok değişik de olsalar, aslında Rooney'nin ve Del Piero'nun oynadığı yerin adamlarıdır, özünde forvet oyuncularıdırlar. Aynı şekilde Kaka,Misimovic ve Lampard'ın yine özünde birbirlerinden bir farkları yok, bambaşka oyun tarzlarına da sahip olsalar, hücuma yönelik orta saha oyuncularıdır. Halbuki 10 numara dediğimiz şey çok farklı bir olay. Burdaki adamı özel yapan şey, yetenekleri değil vizyonudur. Sahadaki herkesten daha önce düşünüp karar verebilmesidir.. Bu liderlik de, en kötü takım arkadaşının bile iyi oynamasını sağlar. Sabaha kadar anlatsam, aşağıdaki video kadar tarif edemem herhalde..



 


İşte ikinci sebep de burda ortaya çıkıyor.Orta sahada böyle bir adamın olması artık lüks. Burdaki handikaptan etkilenmeyecek bir Zidane da 50 senede bir çıktığı için, asla yeri yok bu temponun içinde.. Zaten böyle bir mevkiye ihtiyaç da yok artık. Bugün hayranlıkla Barcelona'yı izlerken, her topun bir oyuncuda toplandığını düşünseydik, bu hiç anlamlı olmazdı. Zaten Cruyff da Laudrup gibi bir adamı postalayıp Hagi'yi Barcelonaya transfer ederken bu riski göze almıştı. Ama Hagi basit bir sol kanat olmak değil, tüm oyunun hakimi olmak istiyordu. Bu yüzden de bir türlü oturmadı o sistemin içinde.
www.tips-fb.com

17 Nisan 2010 Cumartesi

Bi acaip, tuhaf bi film..dur hemen coşmayın, nasıl diyim. Ya ben bu herifi çok seviyorum. Ama öyle böyle değil, çocukken izlediğim ilk zamanı bile hatırlarım Sadri abiyi. Öyle bir kazınmış ki kafama, rahmetli eniştemi hatırlatır bana, bilmiyorum, belki de ondan. O jargon, o karakter, sonra o naiflik, kalenderlik. Bambaşka bi durum.Nevi şahsına münhasır diyorlar ya, işte o tam olarak bu...



Şimdi bu sahne, "vay be" dedirtiyor, lakin vay be dedirtecek bir atmosfer yok aslında anasını satayım, klişenin bayrak tutanı. Klişe olmayan şey şu; adam ağlıyor be usta.. Hem de bildiğin salya sümük.  Ne bi jön görmüşüz ağlayan, ne bir komedyen. Adam ağlıyor . İnsan küçük çocuğa bile üzülemiyor böyle bir durumda. Tek istediğin, Osman bi yolunu bulsun da, kurtulsun bu tezgahtan. Belki vicdanen sorgulanacak birşey ama, öyle.

Hani "futbol fena halde hayata benzer" derler ya,eksiktir, yanlıştır o önerme. Ağızda güzel duruyo ama yok öyle birşey. Futbolu böyle cümleler sarfedecek kadar tutkulu seven bir adam nasıl olur da hayatın dışında tutar ki futbolu? Futbol hayatın içinde zaten, futbol yalnızca o saha üzerinde oynanan oyun değil. Burda da Sadri abinin sırrı ortaya çıkıyor nitekim, ofsayt mofsayt değil asıl mesele. Adam sanki takımının şampiyonluk maçına gelmiş de, tam orda acı bi haber almış,sevdiği ölmüş gibi bakıyor. İnsan nasıl atar ki böyle bir anıyı içinden? Al sana fitbol işte..

Gerisi; sarhoş edip kağıt imzalatanlar, bi de dünya iyisi Hüseyin Baradan abimizin köşede en karaktersiz haliyle durması falan. Dekor eksiksiz. Hakim amca da 10 numara. Tabi gol diyecek, bunda gülünecek bişey yok. O dakikadan sonra bayrak kaldıracak hali yok  adamın. Gol hakim amca gol..
www.tips-fb.com
 

Copyright 2010 Kalender Libero.

Theme by WordpressCenter.com.
Blogger Template by Beta Templates.