worldcup 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
worldcup 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2010 Pazartesi


Vuvuzelayla başlayıp vuvuzelayla biten bir dünya kupası izledik. Umarım ki, ota boka gönderme yapmaya meraklı dünya insanı, bundan sonraki turnuvalarda bu geleneğe tribute yapma ihtiyacı hissetmez, zira yeter.

Hollanda ve İspanya. Biri turnuvanın mutlak favorileri arasında gösterilirken, diğerinin adı bile geçmemiş makalelerde. Ve 120 dakika sonunda İspanya kupayı alırken, ortada bu öngörüleri kanıtlayacak birşey görmüyoruz. Görmek için özel çaba sarfetmiyorsak tabi.

İspanya'nın 2000 ortalarından itibaren Barca'yla olgunlaşan sisteminin meyvelerini toplaması güzel. Bu açıdan bakarsak saatlerce konuşabiliriz. Kröyf deriz, La Masia deriz, üçgenler deriz, hız-kontrol diyalektiği deriz, deriz oğlu deriz. Hepsi, ve İspanya'nın sahip olduğu gözle görülür oyun hakimiyeti de kabul. Nitekim bütün bunlar da yazılıp çizilecek, yazı dizisi olacak. Biraz 2008 arşivlerinden kopya çekilerek,  Xavi'nin ve Iniesta'nın formülü ortaya çıkacak. "Beraber yer sofrasında yemek yerlerdi" falan da denebilir, şık durur.

Peki bu mudur Total Futbol? 4-3-3'ü evrimleştirip günümüz "kontrol" şartlarına uyarlamak mıdır? Eğer öyleyse, benim senelerdir sevip savunduğum şey neydi? Bunu merak etmeden de edemiyorum. Tabi ki işler bu noktada karışık. Gerçek bir sabır, çalışkanlık ve birliktelik olgusu var bu başarının altında. İspanya buralara bileğinin hakkıyla geldi. Lakin şu da başka bir  doğru ki, futbolun güzelliğinin nerede başlayıp nerede bittiği, çok göreceli bir sorgu. Ben bu turnuvada İspanya'nın oynadığı hiçbir maçtan keyif almadım, 2008'de aldığım gibi. "Hayır ben çok aldım Xavi Iniesta çok iyiler abi ya!" diyen adamın da, bu konuda bir fetişe sahip olduğunu düşünüyorum. Allah analı babalı büyütsün o fetişi ama, ben futbolu böyle saplantılı bir duyguyla paylaşamayacak kadar çok seviyorum. Bu yüzden İspanya  benim için hayal kırıklığıdır. Yine de sevdiğim oyunculardan kurulu, sevilecek bir takım olduğu için, canları sağolsun diyorum.

Herşeye rağmen çok güzel bir dünya kupasıydı. Üstüne daha çok konuşacağız elbette.
www.tips-fb.com

11 Temmuz 2010 Pazar


Maça son 15 dakika. Dünya kupası bir ilkle tanışacak, ki bunu Paul olmadan da biliyoruz. Yalnız bu maçla ilgili enteresan bir detayı da atlamadan geçmeyelim. Hız, pas ve total futbol üzerine "clocwork orange" şaheserini sunmuş bir gelenek, bu geleneğin en büyük yıldızı Cruyff'un temellerini attığı İspanya karşısına çıkıyor bu akşam.

Hollanda, seneler boyu bu pas ziyafeti ve kalbimize taht kuran güzel oyunla elenirken, bu turnuvada kontrolü daha çok rakibiyle paylaşarak, hatta rakibine vererek finale kaldı. İspanya ise uluslararsı turnuvalarda basiretini bağlayan kaderi, bu kontrolü eline geçirerek yendi.

Susma Johan, kaçırma gözlerini! Niye böyle oldu, nerde hata yaptık?
www.tips-fb.com

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bu ayakkabılar bi Gerd'de,bir de Dorothy de var 

Aşağıdaki videoda, Gerd abimiz gayet samimi bir şekilde Final öyküsünü anlatıyor. Golcülüğün raconuna, doğru pozisyonun önemine değiniyor ki, benzerini yıllar sonra Tanju'dan da dinleyip teyidini almıştık. Hollanda'yı öne geçiren Neeskens'in penaltısına, başka bir penaltıcı afro Breitner  cevap veriyor, Müller de noktayı koyup kupayı Almanya'ya getiriyor. Golü nasıl attığını anlatırken hala heyecanını koruması da işin en keyifli tarafı.

Fakat asıl değindiği iki konu var Müller'in. Birincisi üzerlerinde oluşan büyük baskı ve Hollanda'dan gerçekten ne kadar korktukları. Diğeri ise Hollandalı'ların kibirlerine yenik düşüp Almanya'yı hafife alması. Rakibinizi hafife alırsanız, bazen aynı şansın ayağınıza kadar gelmesi için 36 sene beklemek zorunda kalabiliyorsunuz. ( İşte böyle gayet özgün, kimsenin aklına gelmeyecek ana fikri de çıkartıveririm 2 dakikada)







Bu sefer işler biraz karışık. Nasıl o zamanın ağası Hollanda'ysa, şimdi de İspanya bu ünvanı taşıyor. Hollanda içinse buraya kadar gelebilmek bile büyük bir başarı. Hani olası bir İspanyol kibrinde, belki Kuyt'ın da seneler boyu anlatacağı bir anısı oluşur, kim bilir?
www.tips-fb.com

Gol öncesi yay civarında konuşlanmış, adeta bir tilki gibi bekliyor Puyol.  Altıpas içine kümelenmiş tüm uzunlar, 73 dakikanın fotoğrafı gibiler adeta. Komik olan; İspanya'da hava tehdidi oluşturabilecek 3 oyuncusu var. Bunlardan Pique, rakibi bozabilecek tek oyuncu. Zira iyi zamanlamaya ve etkili kafa vuruşlarına sahip olmak başka şeydir, olduğu yerde zıplayıp rakibi havada bozabilmek başka. Geriye kalan iki oyuncu da, İspanya'nın en atletik adamları Ramos ve Puyol. Ramos da içerde.  Almanya'nın boy ortalaması İspanya'dan  10 cm yukarda.

Yani Khedira, Mertesacker,Jansen, Friedrich ve Klose, gerçek anlamda sadece iki kişiye karşı sorumlular ceza sahası içinde. Podolski ve Lahm'ın ön-arka direği paylaştığını da düşünürsek, 7 adam içerde, geriye kalan 3 kişi de, göstere göstere yaydan gelen Puyol'a müdahele edemiyorlar. Şu golü biz yesek, bir hafta konuşulurdu. Ama yeniyor işte arkadaş. Sıfır hatayla bile oynasan, o geriden gelen adamın önlenemez iradesine engel olamıyorsun. O kadar geniş bir koşu alanı vardı ki Puyol'un önünde, kafayı vurduğunda nerdeyse 1.93 lük Pique'nin bir kafa üstüne çıktı. Demek ki neymiş? Bu işler ince işler..
www.tips-fb.com

9 Temmuz 2010 Cuma

Hayatımda bir ilktir. İki dünya kupasında da aynı kadınla beraber olmak. Bu geçen 4 sene içinde ne çetrefilli maçlar oldu kim bilir, ama onun hala bir şekilde hayatımda olup bana tahammül etmesi de enteresandır.

 

   Futbol bizim ifade şeklimiz oldu hep. Belki de yazıp çizmekten, konuşmaktan, ortaya çıkardıklarımızdan çok daha fazlası. Ben bu yüzden hiçbir zaman futbolu çözmek istemedim aslında. Onu kodlamak, hayatıma, çocukluğuma yapacağım en büyük kötülük olurdu. Zaten hiçbir zaman da o pası, o çalımı, bütün afiyetiyle taşıyamazsınız ne dile, ne de kağıda. Hep birşey havada kalır;  eğer havada kalmıyorsa, bilin ki o'na dair tutkunuz bitmiştir. Benim hiç bitmedi. Sırf bu heyecandan, 1998'deki dünya kupasını izleyemedim doğru dürüst. Güneş vakti oynanan tüm maçlarda kendim sokaktaydım, o topu kendim tepiyordum çünkü. Hatta bu top tepmelerden birinde, R. Carlos'un Fransa'ya attığı golün aynısını atmışımdır toprak sahada frikikten. Topun kavis cilvesinin getirdiği "Yuh lan ne biçim vurd.." ve peşi sıra "Oha gol lan!" çığlıklarını, görünmez bir apolet gibi taşırım üzerimde.. Zamanın şartları şimdiki gibi olsa, o golü kayda alır, blog mlog yazmaz, maç izlemez, bütün gün o golümü izlerdim :)

  Velhasıl, konuyu toparlamak, ve bunun bir anıt yazısına dönüşmemesini istiyorum. Önümüzde bir Hollanda-İspanya finali var; lakin isminden başka hiçbir tarafı heyecan vermiyor bana. Vermesi için kendimi zorluyorum, sonuçta bu bir final diyorum. Ama vermiyor. Blogları takip ettiğimde bu heyecanın varolduğunu görmek de, kendimi uzaylı gibi hissetmeme yol açıyor; ya da bildiğin yaşlı gibi. Galiba 2006 Finali benden çok şey götürdü. Ve bu durum, futbola olan tutkumu azaltmasa da, bir zaman dilimine sıkıştırdı ve ihtiyarlattı beni. Jenerasyonumun en özel ve benim için en büyük futbolcusunu, böyle buruk uğurlamanın esbab-ı mucibesi de, kader denen şeyle eşdeğerdir. Bu geçen 4 senede sevdiğim kadının bir şekilde benimle olması, ve fakat buna rağmen hep, sanki  biri hayatımın merkezine kafa atacakmış gibi korkmam da Zizou yüzünden.

 Bir de bu yazıyı bir yerinden toparlayıp editörlük yapana 50 lira vericem, ne anlatıyorum lan ben?
www.tips-fb.com

8 Temmuz 2010 Perşembe


Dün arkadaşımla maç üzerine derin geyikler yaparken, konu kaçınılmaz olarak Klose- Ronaldo arasındaki krallık münasebetine geldi. Klose'yi hepimiz çok seviyoruz. Ama ortada adil olmayan bir gerçek var, o da bu yarışta Klose'nin gollerden 6 sını (ya da 5, karıştırma) Arabistana atmış olması. Hani biraz da bunun ekmeğini yedi Miroslav. Tabi sonuçta ne olursa olsun iki ismin yaptığı da önemli bir iş. Lakin Ronaldo gibi bir hero'nun rekorunun egale edilmesine de gönlümüz pek razı değil.

  İşte tam da bu geyiğin üstüne, arkadaşım : "Valla Ronaldo'nun bu konuda bizim kadar endişeli olduğunu sanmam" dedi. Ben de şöyle cevap verdim : "Bırak endişeyi, Ronaldo'nun şu anda bu maçı izlediğine beni kimse inandıramaz!"  ..  Sahi, izlemiş midir acaba?
www.tips-fb.com


 























(CNNTURK.COM) -- Sanat ve spor dünyasından birçok ünlünün, ülkelerinin Dünya Kupası'nı kazanması halinde yapmaya söz verdikleri ilginçliklere bir yenisi eklendi.

Hollandalı porno yıldızı Bobbi Eden, Hollanda'nın Dünya Kupası'nı kaldırması halinde Twitter'daki takipçilerine "oral seks" yapacağını açıkladı.

Eden, Twitter'daki mesajında, "takipçilerimin hepsine oral seks yapacağım" ifadelerini kullandı.

Bobbi Eden'in Twitter'daki takipçisi 60 bini geçmiş durumda
www.tips-fb.com

7 Temmuz 2010 Çarşamba


 Bugünkü maçın kendi içindeki havası, rövanş heyecanı ve sürprizlerini bir kenara koyarsak; bir diğer ilginç tarafı da, son yıllarda İspanya ve tabi ki Barcelona'yla belirginleşen "topa sahip olma" büyüsünün yıkılıp yıkılmayacağına dair imtihandır. Genel kanının aksine, ben Mourinho'nun bunu aştığını düşünmüyorum. Onun ürettiği formül, günlük bir çözümdü, ve tamamen maksimum konsantrasyona dayalı bu tek maçlık çözüm,her ne kadar önemli bir başarı ve hoca artısı olsa da, bu üstünlüğü oyun anlamında kırmaya asla yeterli değil. Bu yeterliliğe en çok yaklaşan adamın, genç ve mütevazi Şili kadrosuyla Bielsa olduğunu düşünüyorum.

İspanya, o çok alıştığımız kontrol futbolunu Şili'nin direnci karşısında bir yarı boyunca  uygulayamadı. Kim ne derse desin, skor ne olursa olsun, son yıllarda İspanya'yı Şili'nin ilk yarıda ezdiği kadar ezen bir takım izlemedim.Önde kurdukları müthiş agresyonla uzun bir süre top göstermediler İspanya'ya, ve en kötü maçında bile topa sahip olma istatistiklerine %60 ı yazdıran İspanya karşısında bu üstünlüğü aldıkları anlar oldu. Eğer iş bitirici adamları biraz kalifiye olsaydı, o 45 dakika içinde  İspanya'ya çok acı bir tecrübe yaşatmaları içten bile değildi..Çok kritik ve net pozisyonlar da buldular. Ama ne oldu? Bir saçma hata, ardından aşırı motivasyon ve acemilik kurbanı bir kırmızı kart, akabinde tecrübe konuştu ve İspanyollar rahatladı. Bu da büyük takım olmanın getirdiği bariz bir avantajdır zaten.


Eğer Löw bu maçı dikkate aldıysa (ki almıştır,alemin akıllısı ben değilim) Agresif bir oyunun İspanya'ya karşı etkili olduğunu da görmüştür.İspanya'nın bu tip baskıları pas büyüleri sayesinde rahatça kıracağı düşünüldüğünden kimse cesaret edemiyordu. Ama görüldü ki, bu kararlılık, onları da yarı sahalarında paniğe zorluyor. Tabi bunun riskleri de bir gerçektir, ama Almanya'nın bu işi gayet dengeli yapabileceğini düşünüyorum.  Almanya'nın hücum kombinasyonlarını incelersek;  özellikle kendi bölgesinde ve orta alanda kaptığı toplarla müthiş organize çıkabilen bir takım. Schweinsteiger'ın bu bölgede kullandığı çabuk ters toplar, çok çabuk genişleyen Almanya hücum hattı karşısında rakiplerini savunmasız bırakıyor. Ama bunu İspanyol'lara uygulamanız zor; çünkü hücuma çıkarken de çok doğru yerleştikleri için, o kadar rahat bir hareket alanı bulamazsınız çıkışlarda. Bu yüzden top orta sahada görücüye çıkmadan bu ön baskıyı kurmalılar. Almanya oyunu kesinlikle İspanya insiyatifine vermemeli. Eğer rakibiyle orta alanda top kullanma yarışına heveslenirse, Khedira'ya top göstermeden 5 kilo kaybettirir İspanya  :) İşbu halde, Almanya'nın Mueller eksikliği, bu anlamda çok büyük bir talihsizlik. Mueller'in belki de en çok katkı sağlayacağı , ona en ihtiyaç duyulan maç buydu belki de. Reaksiyonu çok kuvvetli bir futbolcu olduğu için, çok ters bir adam.


İspanya içinse durum değişik. Evet performansları kötü de olsa ,belirgin bir "temel" üstünlükleri olduğu su götürmez. Bu temel üstünlük de, onlara her zaman kötü oynama lüksü sağlıyor.Artık klişe olmuş ama yadsınamaz gerçek: topa sahip oluyorlar adamlar. Kötü de olsalar standartlarının dışına asla çıkmıyorlar bu temel üstünlük sayesinde.Ve tabi ki tüm bunların yanında Villa'nın fark yaratan olağanüstü performansı var. Ama bence onlar da şu maçta sürpriz işler yapmalılar. Ve diğer maçlara nazaran, bugün olası bir Torres- Mert (ya da diğer oğlan) eşleşmesinde ben Torres'in üstün olacağını düşünüyorum. Bu maç teamüllerin üstüne çıkacaktır. Buna Iniesta'nın performansı da dahil. Bugün o da standartlarına yaklaşacaktır.

Gönlüm, Klinssman'lı dönemlerden beri en eğlenceli ve tempolu futbolunu oynayan Almanya'dan yana.
Ama kazanan kim olursa olsun, güzel bir maç izleyelim yeter ki..
www.tips-fb.com

5 Temmuz 2010 Pazartesi


Bu görüntü futbolun namusudur, ve futbolun namusu hala vardır. Bu namusun beklediği ne kazanmaktır, ne de akılcılıkla açıklanabilecek bir saha üstü dengesidir. Her taraftar 'aslında' takımının varolmasını ister. Bielsa'nın Şili'sinden sonra, böylesine coşkuyla karşılanan ikinci "kaybedenenin", Maradona'nın Arjantin'i olması ne kadar da enteresan değil mi?


www.tips-fb.com

25 Haziran 2010 Cuma

23 Haziran 2010 Çarşamba


Şener Şen'in Milyarder filminde canlandırdığı  Mesudiyeli Mesut karakteri unutulmaz. O karakterden sonra hayatımıza giren ikinci ünlü Mesut'u  çok şükür ki çoktan unuttuk.

  Yeni Mesut'umuz da Türk göçmeni bir Alman kardeşimiz Mesut Özil. Almanya'daki türk futbolcular hakkında genel bir portre çizmek için oldukça yetersiz bir bilgiye sahibim. Ama özellikle Diego'nun gidişiyle Bremen'de gösterdiği çıkıştan beri takip ediyoruz Mesut'u. E dünya da ediyor. Gayet saygı duyulası ve bana göre haklı da sebeplerle Alman milli takımını seçti. Yine de bu durum bugün Gana ağlarının tozunu almasından duyacağımız gururu engellemiyor.

Hiçbir rasyonel temeli olmayan bir gurur bu.  Bence asıl sebebi de, taşıdığı kandan ziyade, köklerindeki karmaşık kültürün, akılcı alman yapısı içinde "beklenmedik" olanları ortaya koyabilmesi. Üstelik bunu Almanya'da en son Mehmet Scholl de görmemiz de tatlı bir tesadüf. (Deisler hikayesini ayrı tutuyorum tabi) Umarım ismiyle müsemma bir fitbol hayatı olur.

  *Bu arada gizli bir Mesut daha var aslında hayatımıza giren ve çok sevdiğimiz. Hatta onun soyadı bile Bahtiyar. Ama heryer ışıl ışıl olmasın diye saklı tuttum bu yazıda :)
www.tips-fb.com

18 Haziran 2010 Cuma


Blog yazmaya başladığımdan beri konu dönüp dolaşıp aynı noktada tıkanıyor. Yok işte arkadaş! Futbolcu falan yok artık. Hani "yeni" sevmeyen huysuz babalar gibi "Bunlar da topçu mu ya, bi Rivelinho vardı bizim zamanımızda"  hadisesini çoktan aştığını hepimiz biliyoruz bu durumun. Çünkü daha 4 sene önceki dünya kupasıyla aradaki derin farktan bahsediyoruz : Zinedine Zidane.

  Büyük futbolcuyu; kesitlerle, anlık aksiyonlarla algılamanız mümkün değildir. Çünkü büyük futbolcu için tüm bunlar araçtır; vizyonunu işlevselliğe döken bir araç. Temcit pilavı gibi endüstriyelleşen futboldan bahseden sözde kar ortaklarına inat, bunu anlatmaya çalışıyorum. Gelişen hiçbirşey yok, futbol ve futbolcu git gide ergenleşiyor.  Ve bu kontrol futbolunun ergen yıldızları 10 sene öncesinden çok daha fiyakalı bir ambalajda önümüze sunulduğundan, beklentileri karşılamaları da mümkün değil. Messi'yi  tüm bunlardan ayrı tutarak konuşuyorum. O günümüzün tek yıldızı. Daha doğrusu, son 20 senenin dünya kupası efsanelerine baktığımızda, o etkinin tek karşılığı.

1990 - Diego Armando - Stojkovic - Mattheaus
1994- Hagi - Romario - Roberto Baggio 
1998 - Zinedine Zidane - Michel Laudrup -  Ronaldo
 2002 - Ronaldo
 2006 - Zinedine Zidane


Son üç kupaya baktığımızda aynı iki ismi ikişer kere görmemiz ne kadar enteresan değil mi? Halbuki Zidane "jübile" maçına çıkarken geride bırakılmış,sezon boyunca şişirilmiş bir Kaka-Ronaldinho ikilisi vardı. O ikiliden biri bugün kupada yok.


Kimse benim de "yeni" yle ilgili bir takıntım olduğunu sanmasın. Bugün oynayan bütün yıldız oyuncular da, bu geride kalan ikili de çok iyi futbolcular benim gözümde. Brolin de öyleydi, Kennet Anderson da öyleydi, Brehme de öyleydi. Ama verdiğim listeye Brolin'i, Bebeto'yu ya da Davor Suker'i dahil etmeyişimin sebebi, konunun çok yetenekli ya da flaş yıldızlarla alakası olmayışındandır.

  Bu boşluğun yarasını bugün en çok iki takım çekiyor. Biri Fransa, diğeri de Real Madrid.  Çünkü ikisi de bir gelenekten koptular, o gelenek de Zinedine Zidane'dı. Fransa Ribery'yi, Real Madrid'de Ronaldo'yu öne çıkartıyor . Ama bu iki adamın da bütün meziyetleri "topla oynadıkları bölge ve topun ayaklarında olduğu an" la sınırlı olduğundan, işte o "endüstriyel futbol" gazlamasını makul bir gerekçe olarak sunmak vazife kabul ediliyor. Biraz daha bizim buralara gelince çok enteresan başka bir hastalık var. Galatasaray'ın 10 numero sevdası. Tabi Hagi'nin yerine Lincoln'ü itelemenin yanında, Zidane'ın yerine Kaka'yı itelemek çok daha masum bir girişim.


 Fransa'nın düştüğü durum hiç sürpriz olmadı benim için.. Senelerdir "ekol" olarak gazlanan, ülke genelinde ortak altyapı mantığı diye böbürlenilen şeyin aslında Zidane'dan ibaret olduğunu da biliyorduk. Fransa kötü bir takım mı? Değil. Oyuncuları? Çok iyi.. Ama sadece çok iyi, "büyük" değil. Fransa Zidane'la büyüktü. Çocukluğumdan beri nedensiz desteklediğim İtalya karşısında finalde kendisini destekletecek kadar büyüktü çünkü Zinedine. İki dakka rahat durup o kafayı atmasa, büyük ihtimal son kupasını da kazandıracaktı Fransa'ya.

Son Brezilya-K. Kore maçında Üründül yine muhteşem bir tespit yapıp, artık her takımın defans yapmayı öğrendiğinden, bloklar arası bağlantıdan,takım savunmasından bahsetti (normalde de hiç bahsetmez, hayret)
Selam olsun Marcelo Bielsa'nın Şili'sine diyorum, başka da hiçbirşey söylemiyorum..
www.tips-fb.com

17 Haziran 2010 Perşembe


Kimse kusura bakmasın da, hikmetinden sual olunmaz. Şu futbol dünyasında hiçbir zaman mantığa çok da fazla kıymet vermedim. Yine de olabildiğince objektif olmaya çalışırım herkes hakkında (olabildiğince)


 İki isim hariç. Bunlardan biri de Maradona'dır. Ne derse desin, ne yaparsa yapsın, kimi oynatırsa oynatsın, gözüme inen perdenin arkasında o daima haklıdır benim için. Haklı olmasa da mutlaka makul sebepleri vardır!
Son demeçleriyle yine alışık olduğumuz üslubundan şaşmadı. Zira hem Pele, hem de Platini uzun zamandır birinin topu ağızlarına tıkaması için adeta yalvarıyorlardı. (2016 hadisesiyle zerre ilgisi yoktur) Bunu da yapabilecek tek kişi Armando'ydu, yaptı.

     Daha önce sevdiğim blog yazarlarından Borges'le, Mourinho'nun akılcı dmeçlerini tartışırken, aslında tam da bundan bahsetmiştim; Maradona'nın netliğinden. Çünkü bu netlik; kibirin, uyumsuzluğun çok ötesinde başka bir muhaliflik barındırıyor içinde. Maradona'nın konuşmaya ihtiyacı yok, hiçbir zaman olmadı. O sadece "Bi s.. gidin" teması taşıyor cümlelerinde. Bu naiflik de babaya çok yakışıyor, tıpkı takım elbisesi gibi.



 Dünya kupası mı? Benim için kupa her zaman gruplardan sonra başlar. 1990 da adamakıllı izlediğim ilk dünya kupasından beri bu değişmez. O yüzden maçları tek tek kaleme alma ihtiyacı hissetmedim. Tek söyleyebileceğim, ilk maçlar sonunda  keyif aldığım tek maç Şili-Honduras maçıydı. Takımlar üzerine konuşup yorum yapmak için çok erken. Çünkü bu maçlar en ufak bir sinyal bile vermez benim gözümde geleceğe dair. Bekleyip göreceğiz.
www.tips-fb.com
 

Copyright 2010 Kalender Libero.

Theme by WordpressCenter.com.
Blogger Template by Beta Templates.