sinir harbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinir harbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2010 Pazartesi



Hrant Dink davasında, katil zanlısı Ogün Samast'ın çocuk mahkemesinde yargılanmasına karar verildi. Görevsizlik kararı veren hakim, dosyayı çocuk mahkemesine gönderdi.

Aslında önce resmi biraz büyülteyim dedim, sonra gıdıyla aniden yüz yüze gelmenizi istemedim. Fakat bu resimde herif gerçekten kantin sırası bekleyen gürbüz bir lise öğrencisi gibi duruyor. Yorum yapmak, birşey yazmak istemiyorum. İçimden gelmiyor...
www.tips-fb.com

3 Ekim 2010 Pazar

 -Hocam bunu nası görmedin ya?!
-.....
-Hoca sümsük atıyo!
-.....
-No punch! Referee no! Yo no le pegué! Hijo de puta!
- Fuck off amk. çocuğu, ne diyosun. Hocaa, küfür ediyo herif ya!
-......
-..............
-(dayanamıyorum artık ya. bi velvele yapmayın ya, bi başıma üşüşmeyin ya.) al ulan sana da sarı kart, la bamba gibi yapıştın, ruhumu kemirdiniz.
- ¿Qué? Me cago en tu caraaa!
 - Sktir lan !

(Pause)

Hakem
İyi Hakem
Kötü Hakem
İyi Niyetli Hakem
Kötü Niyetli Hakem
İyi Niyetli İyi Hakem
İyi Niyetli Kötü Hakem
Kötü Niyetli İyi Hakem
Kötü Niyetli Kötü Hakem....

....and Kuddusi
www.tips-fb.com

2 Haziran 2010 Çarşamba



Madonna'sından, Brad Pitt'ine ortalığı kırıp geçiren bir güruh varken, nedense manga kızları gibi ellerini kavuşturup, ıslak gözlerle Obama'nın başkanlığını destekleyen bir kesim de mevcuttu ülkemde. Anasını satayım, "iyi adam" "kötü adam" kriterlerimiz o kadar çocuksu ki, kızamıyorsun da aslında.

  Ortalama bir mizah anlayışı, çağdaşımsı bir ahlak konsepti, sımsıcak bir siyah aile, oğlanın beyzbol maçı, hanımın armutlu payı falan. Bu fotoğrafın samimiyetini de yine "rastgele" bir kritere göre ölçen kalifiye anarşistler. Ulan hadi Madonna'nın dangalıklığı onu bağlar, bize ne de,ya benim artistime ne oluyor, onu bir anlasam? Hayatta herşeyin net olanı güzel usta, nostaljiye sürükleyen budur aslında bizi. Mussolini'ye bakarsın,  Pinochet'e bakarsın, Freddy Krueger'a bakarsın,Nuri Alço'ya bakarsın, Bush'a bakarsın; lanetlersin bu adamları, hah dersin, bunlar kötü kişiler,hem de iğrenç ve pisler. Tarih de fişleyip rafa kaldırır. Ama Obama'lar sap gibi elinde kalır, nereye ekleyeceğini sen bile şaşırırsın. Bu "kaotik karizmatik şerefsiz" hadisesi
Darth Vader'la girdi hayatımıza, o gün bu gündür  diyalektik ve angutluk başabaş zirve yarışındalar..

"Hitler'in kıymetini bilemedik" kavmi. Siz bambaşka bir alemsiniz.  Bu "angutluk" ekseninde dünya bir yana, sizin antisemitizminiz bir yana.. Ama o konuya girmeye mecalim yok şimdilik. Tek dileğim es kaza bir mucize olsa da, herhangi bir zaman boşluğuna düşüp orda bütün gün feysbuk grubu falan açın. Genç yaşımda hayattan soğuttunuz lan beni..
www.tips-fb.com
www.tips-fb.com

17 Mayıs 2010 Pazartesi


Diyorlar ya; “Türkiye Fenerbahçe’nin şampiyon olmasını istemiyor” diye... İşte onu diyenler 24. dakikada Burak’ın golüyle çooooook sevindiler... Bol sevinçlerrrr...
E kolay mı Fenerbahçe almış başını gidiyor. Hıncal Uluç, “Spor medyası Fenerbahçeli” diyor ama bunu kasten söylüyor. Çünkü o da biliyor ki spor medyasında Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe düşmaları hakim. Papazın çayırından Kurtuluş Savaşı’na cephane taşımış bir millet basındaki kulislerle “tu kaka” gösterilmeye çalışılıyor. Soruyorum onlara; siz Fenerbahçe’yi mi yoksa Aziz Yıldırım’ı bahane ederek mi Fenerbahçe’yi sevmiyorsunuz?...
                                                                           Ercan Saatçi

Böyle bir insan, düzenli olarak fikirlerini ve görüşlerini paylaşıyor, üstelik spor müdürlüğüne kadar yükselip çılgın bir "komplo" sonucu direkten de dönmüş.

  Evet evet, Ercan Saatçi'yi yazmanın bir lüzumu yok, ben de biliyorum. Zaten esas olan o değil, bu sanrının Ercan Saatçi'nin diliyle medya zulmüne dönüşmesidir.Bir takım düşünün ki, adı rengi ne olursa olsun, son maçının son dakikasına kadar elinden geleni sahaya koymuş, ama bir türlü top kaleden içeri girmediği için şampiyonluğu kaybetmiş. Ve o top girse hiçbirşeyi sorgulamayacak bu zihniyet.

İşte bu 90 dakikanın sonundaki zihniyetin bayrak tutan adamıdır Ercan Saatçi. Nasıl oraya gelmiş binlerce taraftarımsı, stadı yakıp yıkmakta bir sakınca görmüyorsa,  Ercan da "papazın çayırından kurtuluş savaşına cephane taşımış millet" kalıbını kullanmakta hiçbir sakınca görmüyor. Ercan Saatçi'nin çok iyi bir "manipülatör" olmasından daha önemli bir durum var söz konusu cümlede: Kendisi bunu gerçekten samimi bir ifadeyle yazıyor aslında. Yani tartışılması gereken "keskin bir zekanın, kendi kitlesini manipülasyonlarla kontrol altına alması" falan değil, bilakis o zekadan zerre kırıntı barındırmaması.

 Çünkü zeki bir adam, aynı makale(!) içinde  "E kolay mı Fenerbahçe almış başını gidiyor" cümlesiyle, "Türkiye kupası, avrupa, lig, hepsi hikaye,yine hüsran, allahından bul Daum"  cümlesini bir arada kullanmazdı heralde. Ercan için tehlikeli olan, kendi söylediklerinin hepsine gerçekten inanıyor olması. Yarın antu.com "Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu Obama istemiyordu" diye bir haber yumurtlasa, buna da gerçekten aynı coşkuyla inanıp iştahla köşesine taşıyabilir Ercan Saatçi.

Türkiye ligindeki ciddi çarpıklığı lehine en iyi çeviren takımdı Fenerbahçe. Hem yönetimiyle, hem türkleşmiş hocasıyla, bunun içinden en iyi nasıl çıkılır biliyorlardı.  Nitekim gayet sallapati geçen bir sezonun son yüz metresine girerken, elde ettikleri başarı asla şike ya da hakem diye yorumlanamaz. Ama gerçek şu ki, futbolun diliyle de yorumlanamaz. Haftalarca "3 puanı almasını" bildiler diye yorumlanan takım dün bu "işbilir" aksiyonuyla değil, rakibi "eze eze" bunu başaramadıysa ve "ilahlar istemedi" deniyorsa bu işin futbolun diliyle açıklanamayacağı çok açık bir gerçek.



Tüm bu şartlarda ligin bütün sezonuna baktığımızda, en istikrarlı, en dengeli takımı Bursaspor, benim de "şampiyon olmaları çok zor" dediğim Bursaspor, yalnızca futbolun diliyle açıklanacak bir şekilde şampiyon oldu. Geçmiş yıllardaki muadilleri gibi bir grafik asla çizmedi. Bütün dönüm maçlarından puan çıkardı, baskıya teslim olmadı ve beni bu konuda da yanılttı. Fenerbahçe'yi deplasmanda yendi, Galatasaray'la kora kor oynayıp galip gelemese de yenilmeden çıktı, ve aradaki periodu da anlık coşku yüklemeleriyle değil, aklıyla yönetip yeterli puanları topladı. Tüm bunlara rağmen olamayacaktı şampiyon, ama oldu. İtiraf etmek gerekir ki, Galatasaray'ın  Denizli'den gelen haber sonrası yaşadığı şampiyonlukla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu bu şampiyonluğun. İşte o sürprizdi, ama dün akşamki asla değildi.

Hani anons skandalı, bir galatasaraylı olarak ezeli rakibimize gülmek falan filan, hepsi geçer gider de, oturup uzun uzun yazmalıyız bunu, Ertuğrul Sağlam ve başarı öyküsünü de kaleme almalıyız. Şampiyon olmakla, son dakikaya kadar işi götürüp gönüllerin şampiyonu anadolu takımı kalmak arasında çok ciddi bir fark var. Bu farkı da "17 mayıs" gibi bir tarih çok net özetler heralde.

Çakar "futbolun adaleti yok"  diye buyurmuş.  Bir sezonun 90 dakikadan ibaret olduğunu sanan bu "yapıcı" Çakar zihniyetini , bundan böyle her konuda da bu şekilde vakur görmek isterim doğrusu.
www.tips-fb.com

10 Mayıs 2010 Pazartesi

   "O an gayri ihtiyari bir tepki verdim. Ağzımdan küfür çıktı; ama birisine özellikle söylenmedi. Karşılaşmanın gerginliği sırasında her an ağzıdan çıkabilecek bir şeydi. Yan hakem çıktı, gitti orta hakeme o da beni dışarı gönderdi. İlk yarının son düdüğü çaldıktan sonra Kuddusi Müftüoğlu'nun yanına gittim ve 'Cesur yönet, gördüğünü çal' dedim. Kuddusi Müftüoğlu bana göre iyi bir hakem değil. Karara itiraz ederken aynı durumu Fenerbahçe antrenörüne yapabilir miydi acaba? Hakemler bildiğimiz gibi işte. Yıllardır Kuddusi'yi beğenmem"

www.tips-fb.com

5 Mayıs 2010 Çarşamba

İsmiyle müsemma Internazionale'deki sirkülasyon hepimizin kanıksadığı bir olaydır. Senelerdir gelenlerin gidenlerin haddi hesabı kitabı yoktur.  Bu bahsettiklerimiz elbetteki "ecnebi" oyuncuları. İtalyanların turistik gezilerini rapor etmeye kalksak, Vieri'nin o yıllardaki surat ifadesini anlatmaya sayfalar yetmez zira. Peki  Bu yabancıların arasında kalıcı olanları yok mu? Var şüphesiz. Zannetti gibi bir çınar var mesela. Chivu da sürekli kendini geliştiren yapısıyla iyi bir yedek, ki zaten o ya 2007 ya da 2008 sezonu gibi geldi Inter'e.

Lakin iki tane adam var ki, ne iş çeviriyorlar ne bok yiyorlar bilemiyorum, resmen imparatorluk kurmuşlar lan kulübün içinde. Bi tanesi Recoba'ydı. Bana kimse Recoba'nın onca sene Inter'de oynamasını futbolla açıklayamaz, inanmam arkadaş. Geldiği ilk yıllardaki çıkışıyla kulüpte öyle bir demir attı ki, çıkarmak seneler sürdü. Kimler geldi kimler geçti onun döneminde kulüpten, Recoba aynı Nihat Doğan suratıyla takımdaki yerini korudu. Hayatımda gördüğüm en itici, en egoist topçuların başında gelir, şükür ki gitti, kurtulduk herifi görmekten. Eğer hala takımda olsaydı, son Barcelona maçında 10 dakika kala büyük ihtimalle oyuna alınacaktı.

                                                     şu sıfata bak allahını seversen;


İkincisi ise Cordoba. Cordoba için en uygun tanım, Cannavaro'nun yağmurda kalmış hali olabilir. Bu kısa boylu piranha stilli atom karınca stoperlere zaten oldum olası ısınamamışımdır. Baresi ve Cannavaro'yu bir köşeye koyarsak tabi, ki tarzları çok farklı oyunculardı. Peki bu Cordoba'nın 10 senedir Inter'de oynamasının sırrı nedir arkadaş? Çok atletik, çok çevik, acaip zıplıyor gibi yorumlar var herif hakkında. E kardeşim adam 1.60 lan! Bırak da bi 20 cm zıplasın, ortalama boya bir yetişsin. Yok, kesinlikle bu güney amerika orjinli adamların kurdukları krallıklar Inter'de başlı başına deşilmesi gereken bir konu. Daha da gerilere gidip Zamorano'yu da deşmek lazım, lakin orda işler biraz karıştığı için es geçiyorum.

                                                                zıpla eşşoğlusu..

www.tips-fb.com

21 Nisan 2010 Çarşamba

 Nasıl bir "tough guy" mışsın sen be Arda'm. İnsanın seni altlı üstlü kategoriden kategoriye sokası geliyor. Öyle geliyor ki; bu olayı artık sosyal açıdan değerlendirmek de beyhude, en fazla entellektüel bir mastürbasyon olur. Kısa sürede gelen para ve şöhretle sevişen cehaletin doğurduğu bazı arızalar var, hep söylüyoruz evet var.. Var da.. Giydiği ceket ,taktığı saat, üstüne yapışan ittirme celebrity  hallerini zaten hiç yargılamadık ki. Doğal bulmadık mı?

Sorun yumruk değil, ben de yumruk attım. Her erkek atmıştır ömründe en az bir kere, atmayan daha güzel bir insandır, o şüphesiz. Spor içinde, özellikle de antremanda, -ki her türlü spor aktivitesini içerir bu- , kavga da çok olur. Şimdi kesin örnekler de havada uçuşacaktır; Jordan şuna yumruk attı, Gattuso buna kafa attı vs.

Lakin Arda konusunda her türlü öznelliği saklı tutmak ve az biraz delikanlı muhabbeti yapmak istiyorum.. "Arda delikanlıysa, aynısını Servet'e yapsın, sıkıyorsa Lucas Neill'e yapsın" diye yorumlayanlar da olmuş  bu olayı. Oysa işin delikanlılık penceresinden baktığınızda bu güç dengesizliği sadece koşullu bir ayrıntıdır. Arda gidip Lucas Neill'e de yumruk atabilirdi. Böyle bir durumda "tamam o zaman Arda harbi çocukmuş" diyen bir adamın, güçler dengesindeki konumunu böyle kabul etmiş bir angutun, ağzını burnunu kırsa yeridir o Lucas Neill.

Delikanlılık böyle birşey değildir. Genç insan kavga da eder, iş bazen o raddeye çok yanaşır, itişir kakışırsın. Arkadaşların araya girer, saçmasapan bir görüntü oluşur, sonra sakinleşirsin. Lakin, bir arkadaşının dudağına yumruk ekleyip patlatacak kadar olağandışı bir durum varsa ortada, yarım saat sonra o çocukla barışıp kamera önüne çıkmazsın. Eğer şu aşağıdaki görüntü olmasaydı, oturup Arda'nın ruh sağlığı üzerine konuşabilirdik, ya da spor kavgalarını, Charles Barkley'in Shaq'a yaptığı efsane kündeyi falan yadederdik. Ama aşağıdaki görüntüden sonra Arda benim için bitti gerçekten.Barışmasın, tavır koysun, ölene kadar küs kalsınlar demiyorum. Tabi ki barışacaklar,1 gün sonra, 1 ay sonra, belki seneler sonra. Ama yarım saat sonra değil.

Dediğim gibi; ben de yumruk attım. Arkadaşıma da vurdum. Senelerce konuşmadım. Haklı olduğum halde, ne zaman hatırlasam utanırım. Lakin Arda'nın durumu, tavrı, ruh sağlığına değil, edebine ayna tutuyor. Delikanlılık da, önce edepli olmaktır. Arda bir hiç uğruna vurduğunu biliyordu arkadaşına. Yumruğu sallarken de biliyordu, yarım saat sonra sırıtarak poz verirken de biliyordu. Yazık olan da bu değil mi?

kim besledi, kim büyüttü oğlum sizi?


www.tips-fb.com

20 Nisan 2010 Salı


Öncelikle şunu söylemeliyim ki, benim bu galatasaray- fener muhabbetindeki durumum-konumum bellidir. Fenerbahçe'nin çarpık oluşumunu hiçbirzaman sevmesem de, hayatımda bir kere bile "Biz olmuyorsak fener de şampiyon olmasın" diye düşünmemişimdir. Bunda samimiyim. Çünkü gerçekten de hiç umrumda olmaz. Beşiktaş'ın, Trabzon'un ya da başka X bir takımın fener yerine kupayı kazanması benim için hiçbirşey ifade etmiyor. Ama duruma böyle bakan arkadaşlarıma da saygı duyuyuorum, işin "ezeli rakip" boyutundaki yerine göre değerlendirdiğimizde tuhaf bir istek değil bu, tabi dediğim gibi, benim için böyle..

Bu işin "insani" kısmı. Bir de soysuz ve çapsız kısmı var;
                                                                    
                                                                                   1.
 Çapsız kısmını, ufak bir kitle de olsa, bazı enteresan galatasaray taraftarları oluşturuyor. Bursaya yenilmek isteyen adamlar bunlar.. Bu kısmı, ilk paragraftaki "fener şampiyon olmasın" cıların fundamentalist kanadını oluşturuyor. Bu uğurda kendi takımlarını sünger kıvamına sokmaktan çekinmiyorlar.Arada "kirli lige tepki olsun" cular da var tabi, yersen.. Hayır sanki Bursa süt beyazı şu ligde.. Büyük balık küçük balık meselesi aslanım bu.. Bursa 2. ligde nasıl maçlar oynamış, onlara da bir bakın derim ayrıca.Neyse.. İşte ben bu grubu, galatasaray taraftarından çok anti-fenerli diye tanımlamak istiyorum. Senelerdir fenerbahçe kulübü, ota boka çıkıp da "takımımızın önünü kesmeye çalışan bazı fenni sünnetçi fener düşmanları var.." makamında ağlasın, sen de üstüne tüy dik. Bu adamların belli bir jenerasyonu da yok aslında, her yaşta var bunlardan bir tane. Galatasaray herhangi başka bir rakibiyle oynadığı maçı kazanır, "bu da fenere kapak olsun" der, o hafta fener kaybetmişse, fener forumlarına falan bakar, keyiflenir. Galatasaray avrupada başarılı bir maç çıkarır, yine aklı fikri fenere giydirmektir. E durum böyle olunca da, haliyle ezeli rakibiyle oynanan maçı kaybederse, edirneden ardahan'a kadar tüm takımına sövmekte, tesisini basıp otobüs taşlamada hiç bir sakınca görmez, kalecisini de yuhalar. Ha, bir de delikanlı konuşalım;  hani her fener maçından önce, "şöyle yapacaz böyle edecez" diye atıp tutup, ardından fenere yenilince;
"Michel Platini  -Büyük takımlar kazandığı kupalarla, küçük takımlar büyük takımları yenmekle övünürler- demiş lan nabeeer ezik f.b ?"
diye saçmalayan galatasaray taraftarı, işte bu adamlardan oluşur. Rakibinin keyfinin de içine eder, rekabetin keyfinin de içine eder. Bu adamlar yüzünden doğru dürüst üzülemeyiz bile kaybettiğimize. Kaybetmek diye birşey var futbolda evet, valla var..Ben de her fener maçı öncesi atıp tutup iddialı konuşuyorum, bundan sonra da aynı şeyi yapıcam, yine kapak olucak bu bana belki. Centilmen falan da değilim, maçta fenere küfür de ediyorum, her an  her yerde yine edebilirim. Deliriyorum da bazen.. Ama nasıl adam gibi kaybetmek varsa, adam gibi g.t olmak da vardır futbolda. En azından bunun farkındayım. Susup oturuyorum. Tabi bunlardan beteri var. "Nasolsa fener yeniyo bizi hafız, bu sene de yencekler işte amaan" diye ağlayan tuğçeler var böyle.
Madara olmamak için yapılan ucuz bir kaçış, akabinde yine kendi takımına bok atma. Sizin de kafanıza ayrı edeyim.. Platini diye öten adam aptal en azından, siz daha sersem birşeyin mahsulüsünüz!

Haa,tabi aynı şeyin tam tersi, fenerbahçe taraftarı içinde de mevcuttur, ki onların büyük bir bölümü bu profilden oluşur zaten, onları burda irdelemekle uğraşmıycam,araya küfür girmesin..

 Velhasıl, birbirleri şampiyon olmasın da,  gerekirse ligden çekilmeye bile razıdır bu acaip adamlar.. Hayır, ezeli rakipler arasında tabi ki normal yarışmadan bağımsız bir çekişme vardır, olmalıdır da. Ama bu heriflerin beyninde ciddi bir ödem olduğunu varsayıyorum. Lan bi yürüyün gidin, aynı zihnin ürünü yöneticinizi, yorumcularınızı da alın bi yürüyün gidin hakkaten, bırakın şu futbolun, taraftarlığın yakasını ya.

                                                                            2.
Gelelim işin soysuz kısmına. Kendi taraftarıma giydirirken sergilediğim cömertliği sizden  hiç esirgemiycem güzel dostlarım benim, merak etmeyin;

Ulan siz ne aşağılık, ne beş para etmez adamlarsınız be. Futbol ve şu kelimeleri yan yana getireceğimi, bir gün "mutant yorumcular" gibi konuşacağımı düşünmezdim bile, ama midem bulanıyor ulan sizi okuyunca, izleyince. Sorun ne biliyor musunuz? Sorun antu.com gibi 3. sınıf,  holigan goygoycusu bir sitenin, böyle boklar atması değil. Aklı başında olanını geçtim, ortalama bir fener taraftarının bile bu siteyi kaale aldığını sanmıyorum. Sorun daha ciddi birşey, bunun normalleştirilmesi, böyle şeylerin sıradanlaştırılması, rutin olması. Antu sadece bu normalleşmeye tercüman olmuş amatör bir medya ürünüdür.Bazen komiktir de, güzel espriler de çıktığı olur. Oysa bu zihniyet daha büyük kitleleri gizliyor içinde..

Ülkece boka o kadar batmışız, o kadar kodlar üzerine kurulu denyo bir kitle yaratmışız ki, iş futbola gelince ve böyle de bir fikstür önümüze çıkıyorsa, hemen o sıfır kıvrımlı beyinler otomatik raporu sunuveriyor:  Gassaray Bursaya kesin yatacak!..  Derdim koskoca bir kulübü aptal gibi savunmak değil. Ben kulübümü bilirim, tavrını bilirim. Ettiği türlü türlü abuk işe kızarız ama, en azından biliriz ki bu tür işlerde sicili namusludur. Bu yüzden bu takımı tutarım zaten. Benzer durum son yaşandığında, üstelik takımı moral olarak bitikken, şimdiki gibi ufak da olsa bir iddiası bile yokken, üstelik de deplasmanda, Trabzon'a 4 atmıştır ve rakibi Fenerbahçe'nin şampiyonluğunda önemli rol oynamıştır.. Belki yukarda bahsettiğim taraftar grubunu üzmüştür o gün, ama o onları bağlar. Beni utandırmamış, kulübün armasına leke sürmemiştir.

 Benzer durum 2002-2003 sezonunda Beşiktaş- Fenerbahçe arasında yaşanmış,deplasmana gelen fener, başta meşhur amigo meczup Sefa, resmi olarak (!) gfb ile birlikte beşiktaşı desteklemişlerdir. Ardından goller gelince de beşiktaş tarafından nankörce küfüre maruz bırakılmışlardır. (Seviyorum ulan şu beşiktaş taraftarını vesselam.. ) Nitekim Fener o maçı 2-0 kaybetti. Kazanmak zorunda da değildi. Üstelik laubaliydi de. Ama birilerine bişey kanıtlamak için motive olmak zorunda da değildi. Hoş, motivasyon unsuru yönetiminin ne olduğunu düşünürsek, ortada mücadeleye değecek, kurtarılacak bir sicil var mı yok mu zaten tartışılır.. Ama esas olay, ne maçtan önce, ne de maçtan sonra hiçkimse fenere tek laf etmedi. Etmemeliydi de.

 Unutmadan "bi ona bi buna" giderlerin arasına birini daha eklemeden olmaz. Seneler önce, tıpkı böyle bir konumda galatasaray bi rakibiyle şampiyonluk için yarışırken (o rakip de belli değil) , Fenerin bu takımla yaptığı maç sırasında, Lefter'in bilerek penaltıyı taca attığını iddia edecek kadar arsız ve çirkef taraftarları da varmış tuttuğum takımın, bunu da öğrenmiş oldum. Ne sezon belli, ne maç belli, kayıtlara bakma gibi bir şans da yok tabi, salla sallayabildiğin kadar. Lefter ulan bu adam Lefter! Çapsız herifler.. Koskoca çınara çamur atacak kadar mı gözünüz döndü?  Keşke babanın hali olsa da size iki satır o günleri anlatabilse, benim şu an yaptığım gibi futbolla alakasız konuları konuşmak yerine, o oyunun ne kadar güzel, kutsal birşey olduğunu anlatsa da iki satır utansanız.. Hayır Lefter'den utanmıyorsunuz, Metin Oktay'dan utanın. Ağzınıza sakız etmesini biliyorsunuz..

  Velhasıl , tablo içler acısı. Ve bu normalleşme bize çok şey anlatıyor, çok şey açıklıyor. Hem geçmişe dair, ve hem de ne yazık ki geleceğe dair. Bu küçülen algı, bu fütursuz tefsir, her yerde ,her an karşımıza çıkan kayırmacı, yoksayıcı, bok atıcı, haset ideoloji. Ve bunu yapan adamla, bunu en çok eleşirip lanetleyen adamların aynı adamlar olması hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü dünya, vasat zekalı hinoğlu hinlerin kontrolünde bir dünyadır. Aptallar çürüyüp gider, zekiler de yabancılaştırılır bütün kontrol mekanizmalarında.Türkiye de bunun en güzel aynasıdır, hem vasadi antusuyla, hem vasadi angutuyla..
www.tips-fb.com

19 Nisan 2010 Pazartesi


Galatasaray yönetimi bir proje yarattı, sonuna kadar da sömürüyor onu. Önce istediği kadar şımarttı, ne söylese pohpohladı, şimdi de taraftarıyla nikah tazelerken kullanıyor. Bi kaç tribünle anlaşıp hallettiler bu işi,ya da büyük ihtimalle böyle.. E tamam da Arda? Arda'nın durumu?..



Arda 2 sene içinde sevimli bir çocuktan koca kafalı bir halk kahramanına dönüştü. Hayır işine gelince sanki dershane öğrencisi gibi ufalmasını da çok iyi biliyor kerata,
"Ben 22 yaşında bir gencim, haftada bir dışarı çıkamayacak mıyım? Rooney çıkınca olay olmuyor.. Türkiye'de acaip baskı var gitcem ben"
diyor mesela. E tamam, çıkıcan,gezicen da çocuğum, ben 22 yaşındayken Emniyet Müdürüne hayırlı olsun dileklerimi sunmaya gitmiyordum, ne iş? Şimdi 30 oldu yaş nerdeyse, hala da gitmedim, ayıp oldu Çapkın'a. (ona da burdan kucak dolusu) Rooney de heralde Lordlar Kamarasına falan gitmemiştir hayatında, "hayırlı olsun"a..


Yanında oluşan tipler, başka bir hayatın, başka bir jargonu cümleler..Bariz bir şekilde farklı hormonları çalışmaya başladı, IQ seviyesi düştü Arda'nın.Bu zeka düşüklüğü oyununa da yansıyor zaten. Arda uzun zamandır çok kötü futbol oynuyor. Gol atsın atmasın, asist yapsın yapmasın. Kötü oynuyor. Arda'yı çok seven bir adam olarak söylüyorum bunu, inanın. Daha Manisa'ya gitmemişken, altyapıdayken, onun haberlerini alan, hep takip eden bir adam olarak söylüyorum.



Ha bunları farketmeyip; "evet bu taraftar çapulcu zaten, git Arda'cım sen, yolunu çiz" demek de ne kadar adil bir yaklaşımdır, o da başka. Protestolar konusunda haklısınız, eleştirmekte haklısınız. Sağ duyulu herkes böyle bakmalı. Taraftar oyuncusunu bu kadar kolay linç etmemeli..


Ama şunu da unutmayın; o tribündeki adam ne yaparsa yapsın, Arda bu ülkenin 5% lik bir dilimini oluşturuyor, o adamın asla sahip olamayacağı ve Türkiye standartlarının çok üstünde bir hayat yaşıyor. Bunun farkında bir olgunlukla hareket etmesi gerekir. Ha, Bunu idrak edebilsin, Arda yine yapsın ulusa seslenişini. Başımla beraber. En sağlam destekçisi olurum nereye giderse,  kraldan çok kralcı bile olurum.

Ama böyle absurd bir bağlanma yok. Başka hiçbir alanda da şu durum söz konusu olamaz. Düşünün bir adam 2 milyon euro alıyor bir iş için, binlerce insan da o adam verimli olsun o parayı alsın diye üste para verip destekliyor. Yetmiyor, o adamı ilah yapıyor. Sanki futbolcu değil, başka birşey o. Metin Oktay ruhu, şövalye kanı, aslan yelesi Arda.

Çok mu yüzeysel geldi? Ronaldo da 10 misli para alıyordu, doğru. Ama senin ülkende "asgari ücret" denen 3 haneli rakam, "açlık sınırı" denen diğer 3 haneli rakamdan daha düşük. Açlık sınırı diyorum, istersen karikatürize bile edebilirsin, öyle canlandır gözünde. Bir sınır var; o sınırın öteki tarafında "Ya ben doymadım lan." diyen adamlar var. Hah, öyle birşey işte, cimcime seni..  Devlet fitbolcuların paralarına el koysun, onları da prefabrik evlere yerleştirsin demiyorum. Bu işin piyasası buysa kazanacak tabi. Ama az biraz da şükredecek. Ki, mahçubiyetten bahsetmiyorum bile.


Sonra birgün protesto edince o koşulsuz destekleyen,o adam da çıkıp "Ohoo ben sizin için neler yapıyorum, sizin yaptığınıza bak, ayıp be, gidiyorum"   makamına geçiyor.. Futbol böyle abuk birşey işte. Taraftarlık da..
www.tips-fb.com

18 Nisan 2010 Pazar



Sezonun son derbisini de böylece atlatmış olduk. Öncelikle hemen mücadele gücü ve tansiyonu çok yüksek bir maçtı diye klişe bir giriş yapalım, ve hakem konusuna girmeden önce maçı yorumlayalım.

Mustafa Denizli bu maçla ilgili çok eleştirilecektir. Bobo'yu forvette yalnız adam konumunda sayarsak, Tello dışında hiçbir ofansif oyuncu olmadan maça başlaması, buna sebep sayılabilir. Yalnız burda konuşulması gereken bir gerçek de var ki, çok şanssızdı Mustafa hoca.

İlk yarıda büyük ihtimalle maçı kitlemek istedi. Fenerbahçe'nin orta sahada büyük ve sinir bozucu bir hakimiyeti var çünkü derbilerde. Tempolu da oynamıyorlar ama çok koşarak bu bölgeyi kontrol altında tutuyorlar. Mustafa hoca büyük ihtimalle  ilk yarı maçı kitleyip, ikinci yarıda da hamlelerini yapmayı planlıyordu. Ama 1. dakikada gelen gol, Beşiktaşı tüm bir yarı boyunca etkisiz bir anadolu takımına çevirdi.
Burda hocanın son zamanlarda çok sık kullandığı enteresan diziliş de rol oynadı tabi. İbrahim Toraman'ı ileri geri körükleyen sarkık bir libero gibi kullanıp, 3 lüden bozma 4 lü defans arası tuhaf bir dizilimi vardı Beşiktaş'ın. 3-6-1 gibi.. Burdaki en kritik adam da İbrahim Kaş'tı. Bek desen değil, stoper desen o da değil. Bu şartlar altında da gayet asimetrik bir yayılış gözledik. Beşiktaş'ın sağ tarafı bomboştu ilk yarıda. Tello ara sıra buraya gelse de, zaten maçın genelinde de hiçbirşey yapmadı. Sol tarafa baktığımızda ise iki bek arka arkaya oynarken, önlerinde bir de Tello vardı. Buna rağmen bu bölgeden de hiçbir dengeli akın gerçekleştiremediler.

Şimdi, işin bir de Fenerbahçe kanadı var tabi. Fenerbahçe her zamanki sağlam, kontrollü 4-4-1-1 ini uyguladı. Ayağa pas yaptı. Arada istediği gibi vitesi de yükseltti. Ama üç adam çok öne çıktı. Alex, Topuz ve Özer. Alex Topal'a ne yaptıysa, aynısını Fink'e de yaptı. Türkiye'ye geldiğinden beri yapmadığı şeyleri yapıyor bu sene. Aslında çok üstünde durulması lazım, eğer bunda Daum'un katkısı varsa da yiğidi öldürüp hakkını yememek gerek. Sezonun ilk maçında yıldızlaşan ve Alex'i bitiren bir Fink hatırlıyoruz. Yine aynı adam markajını uyguladı. Ama bu sefer Alex, tıpkı Topal'a yaptığı gibi orta sahaya çıkardı kendini, kanatlara indi, yani statik bir hat üzerinde değil, gezgin oynadı. Böylece Fink'in de pozisyon tercihlerini ve oyununu ciddi şekilde etkiledi. Diğer oyuncular Mehmet Topuz ve Özer de çok koştular ve rakip beklere üstünlük kurdular.Özellikle Mehmet Topuz mükemmeldi. İbrahim Üzülmez'i hiç hücuma çıkarmadı, resmen bitirdi onu fizik gücüyle..

Maçın ikinci yarısı ise tamamen karşılıklı hamlelerle geçti, yani aslında beklenmeyen , fahiş işler olmadı. Tabi hakem ve tansiyon faktörlerine gelicem, onları oyunun içinden çıkartarak konuşuyorum.. Herkes Denizli'den ikinci forveti sokmasını bekliyordu ama o doğru olanı yaptı bana göre. Ne yaptı? İbrahim Kaş'ı çıkartıp 4lü defansa geçti. Toraman'ı sağ tarafa koydu. Fink'i adam markajından çıkarıp serbest bıraktı. Uğur İnceman'ı da ortaya alarak orda daha çok pas yapan bir takım oluşturmak istedi. Burdaki tek eleştirilecek şey; Uğur İnceman ya da Tello yerine Serdar Özkan'ı alabilir miydi sorusu olabilir. Ama dediğim gibi, Denizli'nin tercihi kanat akınından ziyade pasla oyunu kontrol etmekti. Tabi son on dakika Serdar ve Holosko'yu ardarda niye oyuna aldı, ona benim de bir cevabım yok. Daum'un da bu yarı yaptığı tek hamle (Semih'i hamleden saymıyoruz tabi) Toraman karşısında yorulan Özer'i çıkartıp Wederson'u almasıydı. Tabi Hüseyin Gökçek de bir üçüncü hamleyi yaptı sonra bu bölgedeki eşleşme için. Canı çekti kesin.

Ama öyle veya böyle, Beşiktaş etkili oldu, topu tutup organize hücumlar geliştirmeye başladı 4-5-1 e geçiş yapınca. Tüm Beşiktaşlı arkadaşlarımızın kabul etmesi gereken birşey var ki, bu takımın gol atmak için yapabileceği şey bu. Eminim ki çoğu 2. santraforun alınması gerektiğini düşünmüşlerdir. Ama öyle bir durumda bu orta sahayla Fenerbahçe'ye etki kurabilmeniz için sizin de bir Alex'iniz olması lazım. Tello'nun yapabildikleri bu kadar işte. Beşiktaş takım olarak baskı kurdu, takım olarak geldi. Bir tek Üzülmez, hiç bir varlık gösteremedi. Mehmet Topuz resmen bitirdi onu, bir de üstüne faul yaptırdı sürekli. İbrahim abimiz güçsüz kaldı malesefErnst ve Fink ikilisi de gayet etkili olmaya başladılar ikinci yarıda.Toraman gitti geldi. . Belki bir pozisyon yaratamadı ama oyunu rakip sahaya da yıktı. E penaltıyı da kaçırdıktan sonra, iyice oyundan düştü zaten.

Kısacası, bana göre maçın hakkı beraberlikti. Ama Fenerbahçe için de haketmediler dersem haksızlık olur. Çok akıllı oynadılar yine, ve tabi ki kusursuz mücadele ettiler , her iki takım da. Bu maçın güzel tablosu.

Gelelim çirkin tablosuna ve hakem Hüseyin Gökçek'e. Lugano'nun yaptığı bariz penaltıyı vermedi. Daha doğrusu görmedi diyelim, ki olabilir. Sonra Bilica'nın yaptığı harekete penaltı verdi. Şimdi burda hakemden önce Bilica'yı konuşmak lazım. Bu herif hakkaten bu ülkenin üç büyüklerinde oynayacak adam değil. Hakkaten o kadar aciz değiliz be kardeşim. Asabiyetine, pisliğine,sertliğine hiçbirşey demiyorum. Lugano da öyledir, ama çok severim bir galatasaraylı olarak. Aslanlar gibi defans oyuncusu herif.Defans oyuncusu dediğin centilmen olmamalı zaten, hatta kışkırtıcı olmalı rakip forvet için. Ama bu Bilica'yı gördükten sonra bizim Servet'e dengesiz demek ayıp olur yahu. O nasıl bir topa geliştir Bilica? Ben ömrümde böyle bir hamle görmedim. Fenerbahçe yönetimi kesinlikle seneye bu heriften kurtulup adam gibi birini almalı, yoksa çok yakar bu takımı. Bir değil iki değil, Bursa maçında da aynısını yaptı, takımını bitirdi.

Ha, işin hakem kısmına gelelim. Bilica o hamleyi yaptı, sonra o hamleyi yapacak adamdan beklenen dengesizliği de yaptı. Gitti penaltı noktasında bir çukur kazdı. Artık altınlarını mı gömecek oraya, kemik mi gömecek ne yapacaksa, Fenerli arkadaşlar alınmasın, ne yaptığını, nasıl bir protesto şekli olduğunu çözemedim. Bu hareketin karşılığı kesinlikle kırmızı karttı bana göre. Ama veremedi Gökçek, bir de üstüne çukurun üstünü kendi kapattı bi güzel. Şimdi Ahmet Çakar tandaslı bir yorum yapmak istiyorum; Eeey benim Hüseyin Gökçek'im, vay benim Hüseyin Gökçek'im, kaz yavrum, kaz evladım, kaz çocuğum.. Ne diyeyim ben sana.

Sonra kontrolünü tamamen kaybetti. Beşiktaşlı gözle bakanlar Fenerbahçe'ye meyilli kararlar izlediğini düşünebilir, ama aslında ne yaptığını kendi de bilmiyordu, iki takımı da çileden çıkardı Gökçek. Ernst'e gösterdiği kırmızı kart doğru, tartışılacak bir tarafı yok. Ondan sonra göstermediği kartlar var, ve artık 92. dakikaya gelinmişken, maç boyu bir çok ikili tartışmayı uyarıyla geçiştiren, çukur bile kapatan hakem Gökçek, gayet masum bir gerilimin sonunda iki oyuncuyu da yok yere attı. En fazla sarı kart gösterilebilirdi, bana göre ona bile gerek yoktu. Üstüne Alex-Sivok gerilimi oldu. E onları da atıp tam tüy dikseydi madem. Onları niye atmadığını yine anlamadık. Arada bir de Rüştü sarı kart gördü koşup geldiği için.

Türkiye'deki hakemler eleştirilirken hep söylenen şey, avrupadaki, İngilter'deki hakemin de aynı hataları yaptığı. Kardeşim; olay hata mata değil ki. Evet İngiltere'deki hakemde korkunç hata yapıp maçın kaderini etkiliyor, bu doğru. Ama Türkiye'de hakemler kendileri başlı başına hata zaten. Korkaklar, kararsızlar ve kötüler, bir de üstüne hatalar yapıyorlar, hatalar en masum şey, merak etmeyin. Hayır silah zoruyla şu işi yapsalar derim ki üzerlerinde çok baskı var. E arkadaş, o baskıyı kaldıramıyorsanız niye hakemlik yapıyorsunuz ki? Bıktım lan oyuncudan tırsan, pısan, pozisyondan "aman görmiyim" diye kaçan hakem görmekten. Bir de fenerlisi galatasaraylısı beşiktaşlısı der ki taraflılar. Kardeşim taraflı maraflı değiller bu adamlar, taraf olmak da bir irade ister. Bu adamlar iradesizler, korkaklar, sorunları bu, acı ama gerçek. Güzel ülkemdeki "ne şiş yansın ne kebap" ekolünün temsilcilerinden yalnızca birini oluşturuyorlar işte,lakin şiş de kömür oluyor,kebap da. Allah güç versin, allah şifa versin, akıl fikir versin, ne diyelim..
www.tips-fb.com

14 Nisan 2010 Çarşamba

                                  Herşeyi 20 yıl önceden bilen babam için...

Aslında Hakan'ı tek başına konuşmak da yersiz olur. Eğer bir yerde ondan bahsediyorsanız mutlaka şu ebedi müsellesi de kurmak lazım; Sermet-Gökhan-Hakan. Yani açarsak; Baba - başarısız evlat + başarılı evlat = Sermet Şükür.  Hakan hiçbirzaman birey olamadı bu ülkede. Başarılı bir sporcu için sanırım en zoru da bu. Oturup da defalarca dillendirilen "cemaat" konularına girmek istemiyorum, ama ordaki özet de aslında bu birey olamamanın verdiği sosyal boşluktan doğuyor bana kalırsa.

Bu tarz makaleler, genelde mesleki kariyere övgüyle başlanır, ardından da "ama" ile başlayan esas meseleye gelinir. Hele bu kadar tabu bir isimse. Ben kestirmeden şunu söylemek istiyorum; Hakan Şükür bu ülkenin görüp görebileceği en büyük futbolcudur, hatta en büyük sporculardan biridir. Bunun üstüne oturup tartışmanın bile gereksiz olduğunu düşünüyorum. Hatta Hakan'la ilgili yazarken duygularım o kadar karışıktır ki, taraftarı olduğum takıma yaptığı katkılar ve bana yaşattığı sevinçleri düşününce bazen görmezden gelmek istiyorum yaptıklarını. Lakin arkadaş, hayal kırıklığı üstüne hayal kırıklığı...

Hakan bütün başarılarını hakederek kazandı,çok çalıştı. Ama bu ülkede her çok çalışan ve hakeden insanın başarılı olma garantisinin olmadığı,hatta bunun düşük olduğu gerçeğini hesaba katarsak, şanslıydı da. Bu şans da pek tabi ki Galatasaray'dı. Bu  emek veren-patron arasındaki denge unsurlarını deşmeye gerek yok. Nihayetinde burda büyük paralardan bahsediyorsak; bunu karlı bir alışveriş olarak görebiliriz. Basitçe, Hakan goller attı, kupalara katkı sağladı, kulübün büyümesinde payı oldu, kulüp de ona düzenli olarak "servet" şeklinde maaşlar ödedi. Herkes de mutluydu. Şimdi burda devam etmeden önce, size 1 alıntı sunmak istiyorum;

 Manchester United'ın efsane kaptanı Roy Keane; 2005 senesinde oynanan ve M.Brough karşısında 4-1 kaybedilen maçtan sonra kulübün resmi kanalından Ferguson'a ve bir kaç oyuncuya, artı oturarak maç izleyen United taraftarına verdi veriştirdi. Ferguson bunu yayınlatmayınca hızını alamadı, gitti başka bir ulusal kanala aynı açıklamaları yaptı.. Sonucunda da kulüpten gönderildi, sözleşmesi anında feshedildi.. Roy Keane'in bir hafta sonra yaptığı açıklama şu;

 "Böyle muhteşen bir kulüpten ve menajerden ayrıldığım için üzgünüm ama artık benim için buradan gitme zamanı gelmişti.."

Roy Keane sadece takımının sürekli düşmesinin ve yeterince mücadele etmemesinin öfkesini yaşamış ve sivri dilini tutamamıştı. Kulüp bu sembol olmuş kaptanın biletini hemen kesti.Ordan Celtic'e giden  Keane,bikaç ay sonra, 34 yaşında futbolu bıraktı ve jübilesi Celtic-Man. United maçıyla yapıldı. Ve o tarihten bu yana en ufak bir polemik dahi olmadı..

 Hagi meselesi ve sonrası..


Belki de  Hagi'nin yaşadığı durumlar,taraftarın kalbinde en büyük yaralarından biridir.Bunu iki döneme ayırıp bakarsak, futbolculuğundan başlayalım . Hagi futbolu 36 yaşında bıraktı. Üstelik devam etmesini isterlerken, kendi isteğiyle bıraktı. Hagi'ye jübile teklif edilmedi. Bir spor müdürü için bundan güzel malzeme olmaz. Gittiler adamı buldular. Jübile konusunu sordular. Diyalog aşağı yukarı şu şekilde gerçekleşti;

  X TV Muhabiri: Hagi sana jübile teklif edilmedi, bu konuda ne söylemek istersin?
  Hagi:  Ben zaten jübilemi yaptım.
  Muhabir: Ama o Romanya'daydı. Galatasaray'ın da sana jübile yapması gerekmez miydi?
  Hagi: Gerekir miydi?
  Muhabir: Sonuçta bu bir vefa belirtisi, bundan dolayı Galatasaray'a bir kırgınlığın var mı?
  Hagi: Hayır yok. Olsa bile bu beni ilgilendirir. Ben Galatasarayı çok seviyorum.

 Ve bu konu kapandı bitti. O günden bu güne Hagi'nin tek laf ettiğini duymadık..

Bir de işin ikinci perdesi, yani teknik direktör Hagi kısmı var ki; jübile meselesi bunun yanında son derece önemsizdir. Hagi'ye yapılan ayıplar, bugünkü çoğu zırvalığın da zeminini hazırladı zaten.Bana göre bu olayları Hagi için tek bir başlık altında toplamamak bile ayıp, ama o kadar birbirine bağlı işler ki. Başta Ergun Gürsoy olmak üzere, dönemin "işbilir" kadrosu tarafından çok hırpalandı Hagi. Bundaki en büyük iki sebep de şuydu; 1- Bu adamların yaptığı işlere göz yummayıp her türlü tepkiyi cesurca koyması.. 2- Uefa dönemi kadrosu papazlarının, başta Şükür olmak üzere Ergun Gürsoy babalarının himayesi altına alınmasıydı. Hagi tüm bunlara aynı kararlılıkla direnmeye devam etti ve Terim sonrası enkaz halinde devraldığı takımı da günden güne iyi gidiyor, başarılı sonuçlar alıyordu. Ki tüm bunların içinde yine birileri Petre'yi yuhlatmış,Hagi'ye gözdağları verilmiş,yollar öyle aşılmıştı.Galatasaray o sezon, Fenerbahçeye deplasmanda 1-0 yenildiği maç dışında bütün derbileri kazandı.Kupa finalinde meşhur 5-1 geldi, ezeli rakibine karşı. Derken yine bizim uefa kahramanlarında hareketlenmeler, homurdanmalar başladı. Takım son haftalara girildikçe hızla düşüşe geçti.
Hagi'yi canından çok seven taraftarın bir bölümü, tamamen "duygusal" olarak Hagi'ye tepki koymaya başladı. Hagi'ye sahip çıkan kesim ivedilikle susturuldu ve safdışı bırakıldı, "Hırsız Hagi" ayıbına kadar tırmandı işler.Hagi dayanamadı ve istifasını verdi. Tüm bunlar yaşanırken arkada ellerini ovuşturan yöneticiler vardı kulübün içinde, bilin bakalım kimdi onlar?
www.tips-fb.com
 

Copyright 2010 Kalender Libero.

Theme by WordpressCenter.com.
Blogger Template by Beta Templates.